27 Ekim 2015 Salı

Bahar Gezintisi



Buruk kokulu bir bahar akşamı, şehrin en güzel yerinde bir teras barda,  biriyle oturup sohbet ediyorum,  kafam başka yerde............. Ağzımdan laflar dökülüyor ,   kontrol bende değil.........   Ben düşünüyorum aslında o anda.  Ruhum hafifce süzülüp karışıyor havaya,  bir müzik geliyor   kulağıma   yakın  barların birinden,  bir kadın içli içli “never say goodbye” diye inliyor......... O yöne doğru gidiyor ruhum............ Üzülüyorum kadın için kimse ona “hoşçakal” demesin;  çünkü o gidenin arkasından hoşça kalabilecek biri değil. Kadının sesi kulağımda boğaza doğru iniyorum boğazın bu yakasını daha çok seviyorum;   ruhum da ben de........ Tablo - mahalle  Ortaköy'de  caminin yanında bir bankta oturup soluklanıyorum.... Bedenim barda onunla konuşurken ruhum Ortaköy'de ağlayan bir erkeğin yanında dinleniyor.  Hıçkırarak ağlıyor adam. Nedenini anlayamıyorum, usulca bişeyler geveliyor ağzında hiçbirşey anlaşılmıyor dediklerinden, biri görmesin diye kendini,  eliyle kapatıyor ağlamaktan kızarmış gözlerini.  Dudakları titrerken uçuyorum onun yanından.
 

Bir konser salonunda buluyorum ruhumu rüzgar beni en önsıraya kadar sürüklüyor. Sahnede bir adam caz yapıyor, dünyadaki tüm müzik aletleri sahnede,  adam herbiriyle konuşuyor, sevişiyor ve ürüyor.  Bir kadın bedeninin ritmiyle eşlik ediyor bu doğu - cazına. Herkes şaşkın izliyor olanları...........  Müziğin derinliğini kadının herbir sesinde,  herbir davranışında büyük büyük görüyorsunuz,  olabildiğince zarif bir başkaldırı çığlık çığlığa. Adam ismini bilmediğim aletlere vururken,  kadın yerde sürünüyor, parçanın teması ozon tabakasına yaptıklarımıza daha ne kadar devam edeceğiz . Canımız gerçekten yanana kadar sürecek mi bu salaklık.......... Kafasında gaz maskeli dansçı kadın sürünerek isyan ediyor salaklığımıza .......... “Uyanın”  diyor yüksek sesle. İzleyenler koltuklarında hafifçe geriliyorlar,  kasılmış vücutların arasından sıyrılarak ayrılıyorum kadınla adamın yanından. 

 

Bir balık görüyorum dibimde etraf kapkaranlık burası neresi der demez anlıyorum, boğazın dibinde bir balıkla yan yana yüzüyorum artık. Balık beni görünce şaşırıyor korkuyor,  hızlı hızlı yüzmeye başlıyor,  bende hızlanıyorum. Balığı tüm detaylarıyla gördüğümü anlayınca yukarı bakıyorum ki bir ışık görüyorum tepemizde. Balığın gözleri kamaşıyor,  şaşkınlığı büyüyor. Bir ses çıkıyor ağzından ne yapacağını bulmaya çalışırken bir ağ örtüyor tepemizi, ruhumun elleriyle yol gösteriyorum ona, kaçırıyorum onu ağdan, ağlama diyorum git hadi  uzaklara,


Aya Yorgi’ye  çıkıyorum boğazın dibinden,  derin  bir iç çekiyorum şehirdeki ağlayan herşey için. üşüyorum içeriye girip bir mum yakıyorum ısınmak telaşıyla  mumun başında. bir ilahiyle uyanıyorum uyuyakalmışım burda. Şehrin yanıbaşından şehrin ışıklarının içine giriyorum, bu şehirde kaç milyon ışık var?

 
Işıkların içinden sıyrıldığımda bir otel odasında buluyorum kendimi bir kadın bir erkeği soyuyor. Umarsızca camın kenarında dikiliyorlar,  seviyorlar birbirlerini ama daha önemlisi istiyorlar deli gibi. Kadının gözünden şiddet akıyor,  tutkunun çocuğu olmuş parçalıyor adamın gömleğini. Ahlaksız sözler söylüyor onun gözünün içine baka baka;  adam kendinde değil,  duydukları onu çoktan büyülemiş,    iki insanın en mahrem anına daha fazla ortak olmadan yan odaya geçiyorum ince duvarı delerek, bir sandalyede bir adam var elleri sandalyeye bağlanmış, ağzına birşey sıkıştırılmış, alnı ve gömleği ter içinde . Hemen yanında iri yarı biri onu tehdit ediyor “söyle” diyor , “niye yaptın söyle” öleceksin” “sandalyedeki adam başını  iki yana sallıyor,  ben  yapmadım demek istiyor, ayaktaki adam daha da kızgın bağırıyor,  “ölmek mi istiyorsun gerizekalı” sandalyedeki adam iniltiler çıkarıyor zar zor, ağlamaya  başlıyor  korkudan,  ayakta dikilen iri yarı kızgın adam elinde tuttuğu bıçağı  adamın  göğsüne  hızlı  bir  şekilde  batırıyor,  oluk oluk kan fışkırıyor, yüzüme kan geliyor, bu sahneyi  engellemek gelmiyor elimden. Herşeyi görüyorum, bıçağı saplayan adam bıçağı çekiştiriyor ama o kadar hızlı saplamış olmalı ki onu çıkartamıyor, heryeri kan içinde banyoya koşuyor.........  Şehvetin cinayetle mekansal yakınlığı gözlerimin içinde.

 
Bir sesle kendimi barda buluyorum “bişey içer  misiniz” “içerim” diyorum gelen garsona “Votka  Limon”,   karşımda oturan arkadaşıma “biliyor musun ben çok mutluyum “ diyorum durup dururken. “ne güzel işte seni uzun süredir mutlu görmemiştim” diyor “gelecek  içkileri bunun şerefine içelim” arkadaşım kırmızı şarap ben votka içiyoruz.   “şerefe diyoruz” “mutluluğa”.....


Bu bahar akşamı bu teras barda yakından gelen müziğin eşliğinde kendimi tekrar mutlu hissediyorum.

7 Eylül 2015 Pazartesi

Ne Zaman?

En son ne zaman sadece nakaratını bildiğin bir yabancı şarkıya eşlik ediyormuş gibi yaptın gülerek? Ne zaman nasıl göründüğünü önemsemeden dansettin yorgunluktan düşene dek? Ne kadar zaman geçti çok sevdiğin bir yemeği çatlayana kadar yemenin üzerinden? Son kez insanlar yüksek sesle konuştuğun için sana ayıplayarak baktıklarında kaç yaşındaydın? En son ne zaman uluorta salya sümük ağladın? Dondurma yerken üstünü başını ne zaman önemsemedin en son?
Ne zaman okulu/işi terketmek isteyecek kadar rezil ettin kendini ve sonra da affettin "amannnn" diyerek? En son ne zaman korkudan ödün koptu çocuk gibi?
Sarhoş olup olmadığını idda ederken hıçkırıklara boğulmanın üzerinden kaç yıl geçti?
Hiç istememene rağmen öfkene yenilip sevgilinin kafasına bir şey fırlattığın için ölmek istediğin an çok mu uzakta?

Bir çocukla peşpeşe anlamsız garip sesler çıkartıp gülüp eğlenmen ne zamandı? Esneyen bir kediyi ne zaman taklit ettin sokak ortasında? Arkadaşınla ağzınızdaki suyu daha uzağa fırlatma yarışını yaptğın zaman kaç yaşındaydın?

En son ne zaman aynı filmi defalarca izleyip aynı zevki aldın, aynı sahnelerde ağladın aynı sahnelerde gülümsedin?
Egonu boşverip hayalperest arkadaşlarını ne zaman destekledin en son?
Söylediğinden çok ne zaman hissettin?
Hayat  sana sınırsız bi paket hazırlarken korkularına ne zaman yenildin?
Utanmak ne zaman kibre dönüştü?
Kendi uydurduğun oyunlardan dünyalar yaratıyorken başkalarının uydurduğu kurallara ne zaman mahkum oldun?
Vermekten, istemekten, affetmekten, af dilemekten, korkmaktan, kendini göstermekten, sevmekten sevilmekten neden vazgeçtin?
Ne zaman büyüdün bu kadar?
Ne zaman hayat bayat bir ekmek gibi yavanlaştı senin için?

24 Temmuz 2015 Cuma

Pıt Pıt Hanım


İkindi vakti sokaklar tenhalaşırken, hafif serinlik başlamışken kasabanın tam orta yerinde bir çığlık kopmuş. Kırmızı yanaklı küçük Ali, yerde yatan yaşlı kadını bırakıp koşmaya başlamış meydandaki kahveye doğru; "Pıt Pıt teyze” diye bağırıyormuş bir yandan bir yandan da “yardım edin” diyormuş". Kahveye vardığında oyun oynarken çığlığı duyup duran köyün en tembel adamlarına soluk soluğa güç bela koşun" diyebilmiş sadece. Ali,  nefesini toparlayıp kahvede oturanlara "Pıt Pıt hanım öldü" diyene kadar; onun çığlıklarını duyan üç beş kasabalı kadın evlerinden çıkıp yerde uzanan kadının etrafına toplanmışlar bile. İkindi serinliğinde taş yolun üzerinde elinde hala küçük çantası takılı sanki uyur gibi uzanıyormuş Pıt Pıt Hanım. İlk gelen hemşire kadının nabzına bakıp anlamış yeni öldüğünü; ama heyecandan  bir şey yapamamış; donup kalmış öylece. "Atmıyor" diyebilmiş usulca. Diğer kadınlar geldiğinde önce kafasını çevirmişler çantasını almışlar elinden ve bir erkeğin gelmesini beklemişler. Hemen sesli sesli ağlamaya başlamışlar... “Kime haber versek acaba?” diye sormuşlar birbirlerine. "Oğlu uzak yerlerde çalışıyor. Kasabada kimsesi yok. Ecele bak" diyormuş biri sokağın ortasında geldi buldu kadıncağızı. Pıt Pıt Hanımın cansız ve soğumaya başlayan bedeni kasabanın girişindeki evine taşınmış gelen iki adam tarafından; kadınlardan biri de çantasını taşımız peşleri sıra.

Muhtar ve caminin hocası cenaze için ahaliden birilerine görev vermişler. Muhtar, Pıt Pıt Hanımın vefatını oğluna haber vermek için kadının çantasını almış ve numarasını aramış cüzdanda. Kadının siyah kaplı küçük telefon defterinde zaten sadece oğlunun numarası varmış. Muhtar önce bir soluklanmış ne diyeceğini düşünmüş sonra çevirmiş numaraları. Karşısına güzel sesli şehirli bir kadın çıkmış. Telefonu defalarca çaldıktan sonra açan kadın ağlar bir ses tonuyla çok kibar bir şekilde konuşuyormuş. Muhtar oğlunu isteyince kadın ağlamaya başlamış ve Pıt Pıt Hanımın oğlunun karısı olduğunu;  dün eşinin büyük bir trafik kazasında yaralandığını hastanede olduğunu ameliyata gireceğini söylemiş. Eve bir şeyler almaya gelmiştim demiş. Sonra durmuş ve siz neden aramıştınız diyebilmiş zar zor. Muhtar olanları anlatmış. Pıt Pıt Hanım'ın ikindi vakti kalbine yenildiğini vefat ettiğini söylemiş. Kadın hıçkırıklara gömülmüş. Maalesef demiş gelemeyiz cenazeye ne olur siz gerekenleri yapın; ben en size en kısa sürede ulaşır ve üzerime düşeni yaparım. Ama bugün gelemeyiz.

O ikindi vaktinden üç dört saat önce öğlen vakitleri Pıt Pıt Hanım'ın ev telefonu çalmış, onu telefonla arayan tek kişi oğlu olduğu için koşarak gitmiş mutfaktan salona ve telefonu sevinçle açmış "oğlum" diye;  daha sesi duymadan. Arayan oğlunun biricik eşiymiş. Gelini ağlamaklı ama sakin bir sesle "Anneciğim biz bir kaza geçirdik. Lütfen merak etmeyin Ömer iyi; yarın bir ameliyat olacak siz de gelin lütfen sizi görsün kendine gelince" demiş. Pıt Pıt Hanım konuşamamış bir süre; kalbi ağzına gelmiş gitmiş. Boğazına bir şey tıkanmış kalmış. Birkaç saniye sonra kendine gelmiş. "Gelirim tabi kızım iyisiniz değil mi diyerek kontrol etmiş oğlunun hayatta olup olmadığını." “İyiyiz anneciğim merak etmeyin. Ameliyat çıkışına yetişseniz o da çok mutlu olur.”

Pıt Pıt Hanım kendinden küçük, akranı, büyük herkesin derdini dinlermiş kasabada. İnsanlar onunla konuşunca hafifler, dertlerini unuturlarmış. Şifa gibi bir sesi varmış. İlaç olurmuş huzursuz, kaygılı kalplere. Özlem çekenlere, kıskançlıktan zehirlenenlere, ölüm acısı duyanlara hep yoldaş olurmuş sessizce. Onun dinlemesi için insanlar sıraya girerlermiş bazen. Pıt Pıt Hanım hiç şikayet etmezmiş. Uzaktaki oğlunu ne kadar özlediğinden  bahsetmezmiş kasabalılara. Herkes oğlunu nasıl sevdiğini bilirmiş yine de; onla ilgili ne zaman bir laf geçse bütün kalbi gözlerine yansırmış. Oğluna özlemi içini kocaman bir ateş topu yakarmış. Oğlu ararsa duymam diye evden çıkmazmış bazen. Telefon çaldığında pır pır edermiş ve koşarmış yaşlı bacaklarını zorlayarak. Kocası öldüğünden beri yapayalnız kalmış kasabada. Hiçbir akrabası yakını kalmamış ya başka şehirlere, kasabalara ya da dünyalara göçmüşler teker teker. Pıt Pıt Hanımın ruhu  bazen içinde büyür büyür; sıkıştırırmış kalbini. Oğlu arayınca tüm bu fırtına yatışır; içi dinermiş sakin bir deniz gibi huzura bürünürmüş.

Bazı günler dertleşmek istermiş o da; insanlarla konuşamadığı içindeki sıkıntıyı anlatmaya kalkışırmış. Ama her seferinde karşısındaki onu susturur kendi derdini anlatırmış uzun uzun. Pıt Pıt Hanım’ın içindeki düğüm  anlatmadıkça, sustukça kalınlaşmış büyümüş. Kalbine baskı yapmaya başlamış. Atalarımız insan insanın ilacıdır insansızlık ise zehiridir demişlerya  zehirlenmiş Pıt Pıt Hanım.  

O gün öğle saatlerinde telefonu açıp kaza haberini alınca sırayla üç dört kapı gezmiş anlatabilmek için derdini. Yola çıkmadan önce birine anlatayım da öyle bineyim istemiş otobüse, bir şey olacağını hissetmiş de engellemeye çalışmış gibi, nafile. Oğlunun eşinden kaza haberini alınca bir tarafı soğumuş bir tarafı yanmış bedeninin. Hissizlik gelmiş soğuyan yerlerine, korkmuş bir şey oluyor diye. O korkuyla çalmış kapıları. Onu gören başlamış konuşmaya ben de sana gelecektim diye. Sesi tıkanmış boğazına çıkamamış yine. Yüreği ağzında dinlemiş insanları.

Sonra saate bakmış otobüs kalkmak üzere ben gideyim diyerek zor bela kalkabilmiş. Nereye gidiyorsun bile dememişler. Farketmemişler otobüse yetişmeye çalıştığını, yüzünün renginin beton gibi olduğunu, heyecandan ellerinin titrediğini.

Pıt Pıt Hanımın yüreği tıkanmış. "Kalp krizi" demiş doktor, "ecel" demiş kasabalılar, oğlu "annem" diye bağırmış, ameliyatın ertesi günü eşi söylediğinde kötü haberi, bir tek küçük Ali  anlamış uzaktan onun aceleyle otobüsüs terminaline koştuğunu. Pıt Pıt Hanım konuşamamış.

 

14 Şubat 2015 Cumartesi

Makamlardan Susma

İçim içime sığmazdı benim. Sözler fışkırırdı ağzımdan hep daha iyi ifade etme isteğiyle kendimi susamazdım. konuşur konuşur dururdum. Peşi sıra kelimeleri dizerken bir oyun oynar gibi zevk alırdım. Hastayken, mutluyken, mutsuzken, hazmedemediğim şeyler yaşadığımda, kızgınlıkta, aşıkken, yorgunken, bitmişken, coşmuşken kelimelerimdi en büyük arkadaşım. Ben kelimelere tapardım.
Efsunlarına inanırdım. Sihir gibi tılsım gibi kapılar açtıklarını bilirdim. Herşeyi yapabilirdim de susamazdım. Şarkı söyleyemem, resim yapamam, dansedemem ama konuşurdum. Konuşmanın insanlar arasında hiçbirşeye benzemeyen bir bağ kurduğuna bütün kalbimle inanırdım. Herşeyin sadece konuşarak çözülebileceğine güvenirdim. Öğrendiğim ve defalarca tecrübe ederek pekiştirdiğim belki de en temeli sağlam hayat bilgim buydu. İnsan bazen zehirlenir.  mutsuzlukla, haksızlıkla,  hayal kırıklığıyla, aldatılmayla bir zehir kaplar içini ve bu zehirden ancak konuşarak kurtulabilir derdim. Şifamdı sözler.. Susmam gerektiği zamanlar ateşlenirdim. Doğama aykırı bir şey olduğundan yüzüm gözüm kızarır şişer şişer patlar gibi olurdum. Kendi zehrimle zehirlenirdim.
İçimde güneş tutulurdu da kararırdım. Uykusunda bile çoğu zaman konuşan biriydim. Rüyalarım normal hayat gibi diyaloglarla kaplıydı.
Ama bir gün tüm bu konuşulanların çok da anlamlı olmadığını farkettim. Kendimi en iyi ifade ettiğimi  sandığım kişiye bir şey anlatamadığımı gördüm. Birsürü mum söndü içimde. Büyük bir çaresizlik hissettim. İnsanın ruhunun bir yere kaçamayıp içinde sıkışıp kalmasını tattım. Gökler kadar sonsuz duyguları kelimelerle anlatmak sadece sıkıştırmak olabilir. Eğer anlamak istemiyorsa karşındaki seni kelimeler tabi ki kifayetsiz kalır.
Kendini bu kadar hırpalama dedim. Konuşmak bile çaresiz kalabilir bazen. İşte o an sustum kaldım. Hiç ateşim çıkmadı. Hiç sıkışmış hissetmedim. Ömrümün büyümekle anılan kısmındayım. Çok güzel insanla yaşadım şuana kadar. Ama kendini bu kadar ifade etme ihtiyacı da belki biraz gariptir. Belki insan yalnızlığını farkettiğinde susma ihtiyacı duyuyordur.
Herkesten duyupta inanamadığım "insan yalnızdır" lafı nasıl anlamlı bugünlerde bir bilsen. Yalnız insan taşa benzer mi bilmiyorum ama yalnız insan daha az konuşur daha çok susar. Bunu biliyorum. Ateşim çıkmıyor. Sıkışmış hissetmiyorum.
Yanlızlığımı keşfe çıktım döneceğim..
Makamlardan şimdi susma makamı..

22 Ağustos 2014 Cuma

Eksen Kayması

Ortaçağdan kalma sokakların, kiremit rengi ve yeşil panjurlu taş evlerin arasında dolanmaktan yoruldum ve dinlenmek için bir gölgelik aradım. Bir cırcır böceğini takip edip şehrin ortak kullandığı bahçeye vardım. Alice gibi gizli bir geçitten geçtim. Daha serin daha yeşil ve daha sessiz bir yere ulaştım. Eski şehrin yamacında çok kimsenin bilmediği vaha gibi bir yerdeyim. 
Dikkatimi seslere veriyorum. Teker teker algılayabildiğim kadar çok  ve farklı sesi duymaya zorluyorum. İnsanın seçerek duyma ve görme becerisinin sinir sistemi için önemli olduğunu bilsem de bazen bunun üzerine gitmek eğlenceli olabiliyor. Bir yöne yönelip görebildiklerinin sayısını artırmaya çalışma oyunu yada duyabildiğin sesleri. İkisini aynı anda yapmak ise sanırım imkansız.
   
Gürültüyü ayrıştır: Uzaktan bando takiminin calisma sesleri geliyor. Hemen arkamdaki masada kalabalik arap kökenli bir aile gürültülü ve eglenceli birşekilde konuşuyor, genç kız poz veriyor akrabasına, en güzel haliyle çıkmaya alışıyor, nasıl çekmesi gerektiğini anlatıyor; yanimdaki bankta muhtemelen bu şehirde resim okuyan  bir kiz suluboyayla karsimizdaki 4-5 keci ve oglagin bir esegin oldugu kucuk bir ahilin resmini yapmaya calisiyor karakalemle ve aynı anda telefonundan müzik dinliyor. Güzel bir şarkı listesi var. Az sonra ziyaretine gelen arkadasina neyi cizmeye calistigini anlatiyor. Kilisenin çanı  8 kere caliyor. Yukarıdaki şehirden az da olsa araba sesi geliyor. Bu alana açılan kapıdan bir çift giriyor, aşık görünüyorlar ve kısık sesle konuşuyorlar. Aşıkların birbirleriyle kısık sesle yada sadece bakışarak anlaşmalarına şahit olmak mutlu edici gülümseten bir detay. Koluma arı konuyor onun sesini ve dokunusunu duyuyorum. Circir bocegi ise hiç susmadan fondaki yerinde. Aranızda Circir bocegi goren var mi?  Hic durmadan öten ayni seyi tekrarlayan bir deli gibi. Çayırın ortasında kalabalık bir tavuk grubu, bir kaç keçi ve bir eşek bulunan küçük bir ahıl var. Tam karşımda. Hayvanların birbirleriyle konuşmaları geliyor kulağıma. Onlar aynı dili mi konuşuyor? 

İnsanlar tarafından düzenlenmemiş yeşillik sanırım daha güzel .. Ben çayırları ve kaotik ormanları seviyorum.... Onları  şekillendirilmiş ağaçlar veya yürüyüş parkurları yapılmış alanlara tercih ederim. Doğanın mükemmeliği şekille kısıtlı değil sadece. O kadar çok boyutuyla mükemmel ki, şekil vermeye çalışmak çoğu zaman eğreti duruyor. 

Şuan nerede olduğumu unutsam yani evimden binlerce km uzakta oldugumu hatırlamasam ve tüm bu etrafimdakileri gorsem yine, uzak bir yerdeymis gibi hissetmem, farklı bir ülkede olduğumu idrak etmem sanırım. İdrak  Doğanin ortasinda.salinan yapraklar, kolumdan kovaladigim ari, uzerine oturdugum bankin tahtasi hep bildiim seyler. 

Iki hafta once "nefesimi tutsam ne kadar surede boğulurum acaba?" diye düşünürken, simdi gözlerimden mutluluk yaşlari dökülüyor, durup durup. Bu kadar çok ve uzun süren bir mutluluk yaşamamıştım. Vücudum bu duruma ağlayarak adapte oluyor. Mutluluğu sindirerek yaşamak ve o kadar mutlu olmak ki tek bir zerre endişe, korku, hissetmemek. Hissedememek.. Kendi kendimi kendime şaşırırken yakalıyorum. Beynimin içinde yaşayan karıncalar karınca ilacı gibi gelen bu hediyeyle bilmediğim yuvalarına dönüp sessizce ve birdenbire öldüler. Onlarla yani endişelerimle ve stres böceklerimle öyle sıkı fıkı öyle hasbıhal olmuşum ki bu kadar mutlu olunca napacağımı bilemedim. Bize sürekli stresle ve acıyla yaşamayı öğreten atalarımız ne yaptıklarının farkındalar mı acaba?

Ayni anda binlerce sey görüyor, duyuyorum; oysa iki hafta once hiçbirşey hissetmiyordum. Narkoz etkisinde gibiydim. Herşey bianda oldu. Boyut değiştirdim. Bilmediğim bir dilin ülkesine ve ortaçağa ışınlandım.  Ve birden o dili konuşmaya başladım. Aşık gibi sırıtarak, saatlerce yürüyorum sokaklarında, ayaklarım yere basmıyor gibiler. Hoşgeldim.

Duvarlarının serinliğinde dinleniyorum. 
Bedenim yavaştı zaten ama beynim çok hızlıydı... Oysa şimdi, şuanda ve burada o da yavaşladı. Paslarından arındı. Yağlanmış kapı gibi daha sessiz çalışıyor artık. 

Cırcır böceğini takip et... Bir çayıra çıkacak yolun. Sesleri duy, gürültüyü değil.

25 Nisan 2013 Perşembe

Alışmak ...

Biryere alışmak: 
15. Gun de kalktığında evinde uyanmış hissedersin- en garip havayı bile anlayıp doğru giysiler seçebilirsin-üşümekten kurtulursun-etrafında tanıdık yüzler oluşmaya başlar-en acil ihtiyaçlarını karşılamanın yolunu çözmüş olursun- eve en yakın marketi bilirsin- otobusten hangi durakta inersen ne kadar sürede eve ulaşacağını tahmin edebilirsin-ya da yanlış durakta indiğinde kaybolduğunu düşünmezsin-yeni evde sana ait izler oluşmaya başlar- evin kokusuna kokun karışır bir nebze- gece karanlıkta uyandığında ışığı açmadan banyoya ulaşabilirsin-bıraktığın yeri özlemeye başlarsın- yeni tanıdıklarınla selamlaşmaların sohbete dönüşür- giysilerin biter; yıkaman gerekir, ütülemen gerekir-yollarda kaybolmadan dolaşmaya başlarsın- insanlara karşı ufaktan duygular beslemeye başlarsın- bi yere sık gitmeye başlarsın- tekrar ettiğin davranışların oluşur-daha önce hiç yapmadığın şeylerden zevk bile alabilirsin "futbol maçı izlemek gibi"- yardım istemeye çekinmezsin-tercihlerin oluşmaya başlar her konuda- taşındığın yerdeki insanları uzaylı gibi incelemeyi bırakır onlar gibi olmaya başlarsın- alıştığını farkedip şaşırırsın- birileriyle sokakta karşılaşmaya başlarsın- kelimelerin değişir ve sonra mimiklerin -görmediğin yüzlerini görürsün kendinin-puzzle yapar gibi yeni bir dünya yaparsın kendine kendi istediğin gibi sil baştan ve rengarenk- hayal ettiğin şeyi yaşadığının bilincindeysen ve üstelik hayal değilse bu; bir kadeh şarap içersin-gözün yabancı yabancı bakmaktan görmeye başlar detayları- korku ve endişe azalır- ilkel bir hayvan gibi kendi alanını oluşturursun yeni uzayında-kaç hayat daha var yaşamadığım diye heyecan duyarsın gelecek seferler adına-yolda sokak isimlerine dikkat etmeden yürümeye başlarsın içindeki kedinin yön duygusu oluştuğu için-sadece ayın dolunay hali aynıdır eski dünyayla-telefonuna daha az bakmaya başlarsın-bazı şeyleri kaybetmeye ve aramaya başlarsın "bozukluklar, otobüs kartı"-,  velhasıl heryere alışırsın, korkma....

Londra
25.04.13

19 Şubat 2013 Salı

Ağladım

Dün akşam bir film izledim. Anne olmak, baba olmak, aile olmakla ilgili. Görünen genel eğilimlerden farklı çocukları için orta yaşlarında değişmek zorunda kalan, belki hiç duymadıkları kavramları anlamaya çalışmak için deli gibi çabalayan insanların hikayesi.
Bu hikayeyi izlerken kocaman gözyaşları döküldü içimden; içim düğüm düğüm oldu. Ve tüm bu duyguların üzerine kocaman hafif bir umut bulutu doğdu. Kalbin,  "beyinden, düşüncelerden, değerlerden, yargılardan" daha büyük olduğunu görmek, ağlattı beni. Aile -çocuk ilişkisi/sevgisi, "cinsel yönelimlerden, değerlerden, toplumsal iteklemelerden, ikiyüzlü değerler kümesinden" bağımsızdı ve çok güçlü bir bağdı. "Eğitim, sosyo-ekonomik sınıflar, kadın-erkek" kodlarını baz alamıyorduk bu sevgiyi anlamak için; sadece izliyorduk ve anlıyorduk..

Film,  cinsel yönelimler ve bireyel keşif süreçlerinin hikayesiydi. Çocukluktan itibaren her ne kadar bir yerlerde yazıyor olsa da, herkes tarafından " kadın-erkek" olarak tanımlansak da önemli olan içimizdeki sesti, tanımlamaya ihtiyaç duymayan ve doğuştan orada varolan ses.. Belki de tüm tanımlamalardan farklıydı.. Dış sesler ve zorlamalarla iç sesin çelişmesinin hikayesiydi izlediğimiz. Bu çelişkinin doğal olmasına rağmen ne kadar zarar verici olabileceğiydi her bir hikayede anlatılan. Toplumun ortak sesi, bireylerin sesinden üstün olmamalıydı.

Aile, iyileştirici bir kurumdur. Sadece aile kavramının içinde başka kurumlarda kabul görmeyecek, tolare edilmeyecek tavır ve davranışlar kabul görebilir. Filmde konuşan anne ve babalar, çocukları öğrendikleri tüm doğrulara karşı olan cinsel yönelimlerini ve arzularını açıkladıklarında önceleri "reddetme, yoksayma, karşı çıkma, tedavi etme" gibi davranışlar sergileseler de çocuklarını korumak ve onların mutlu olmasını sağlamak için onlara yol arkadaşı olmaya çabalıyorlar. Ezberi bozmak ve üstelik herkese karşı bunu savunmak başka bir sosyal grupta bu boyutlarda yaşanabilir mi? Emin değilim. Benden tamamen farklı düşünen bir arkadaşım için savaşır mıyım?

Algıda seçici olarak kaçamayacağımız gerçekler var. Birçoğumuz, çoğu zaman görmek istemediğimiz şeyleri görmeyebiliyoruz. Ta ki  bir gün gözümüze girene kadar. O zaman bile görmemek için gözlerimizi kapatmaya zorluyoruz kendimizi... ama kaçışın bir sonu var mutlaka bir noktada. Büyük laflarımızı yutmak zorunda kalabiliyoruz yeni deneyimlerle beraber. Görmezden geldiğimiz gerçekleri birden farkedip uyanıveriyoruz. Görmediğimiz, algılamadığımız ve kabul etmediğimiz için gerçekler yok olmuyor işte. Bize benzemeyenler var. Bize benzemediklerini söyleyemeyenler. Söyletmediklerimiz var. Duymak istemediğimiz için bize söylenmeyenler...

Bir toplumsal kod  demişiz çıkmışız işin içinden. Ne kolay bir yol seçmişiz. İnsanları kadın-erkek diye ikiye bölüp birer kostüm biçmişiz üzerlerine. Şablon davranış ve hayatları reddedenlere marjinal demeyi seçmişiz. Sonra yavan bir hayatımız olmuş, görmek istediklerimizle sınırlandırılmış basit hikayeler kurgulamışız.

 Belgesel filmi izlerken izlediğim şeyin en çok samimiyetine ağladım...Gözlemci devreye girmesine rağmen olduğu gibi aktarılabilmiş yaşananlar. Anne olmanın, baba olmanın ne kadar zor ve önemli olduğunu kalbimle anladım. Kalbin büyüklüğünü anladım.

Ağladım...

filmlinki:
http://www.benimcocugumbelgeseli.com/