25 Nisan 2012 Çarşamba

Rüyalarda Daha mı İnsan Oluyoruz?

Rüyalar, duyulardan faydalanmadan kendimizi ve olayları algılayabilmemiz için sunulmuş bir armağan. Bazen bilinçaltımıza süpürdüğümüz duygularımızı hatırlatan; bazen elde edemediğimiz_yapamadığımız_söyleyemediklerimizi söyleyebildiğimiz ve bazen bize gelecekten haber veren sınırsız/çerçevesiz alanlarımız. Bedenin dinlenmesi uykuya ne kadar bağımlıysa ruhun yara berelerini onarması da rüyalara bağımlı. Kendi içine tuttuğun bir ayna gibi iyice bakarsan kendini anlayabilirsin belki de.. Rüya deyip geçmezsen hayırlara vesile olur herbiri.

Yazmayı düşündüğüm rüyalarım var benim. Beni mutlu eden, korkutan ya da gerçekten üzen görüntülerden ibaret gece düşlerim.  Bir tür bağımlılık gibi görmediğimde huzursuzluk duyarım; görmeye çalışırım yarı bilinçli bir halde.

Anlatmaya kalktığımda  unutmaya başladığım dillendiremediğim oyunlar gibiler. Bazı rüyalarım bilinç altımın seslenişleri bazıları ise yaşadıklarımın sentezlenmesi şeklinde oluşuyor. Uyandığımda bir bakışta anlayamasamda düşündüğümde bir bulmaca gibi çözüyorum rüyamdaki sembolleri. Duygu hafızam olayları harmanlayarak arşivliyor.

Birdenbire kesildiğinde ürpererek uyandığım rüyalarım var ve bazen tekrar uykuya düşüp tekrar tekrar devam ettiğim rüyalar. Güzel rüyalarım hiç bitmesin istiyorum; bu bir rüya değil gerçek diyor içimden bir ses; o zaman öyle mutlu oluyorum ki uyandığımda. Farklı bir alemde farklı bir hayat yaşamış gibi gerçek hayatıma ferahlamış olarak uyanıyorum.

Rüyalarımın varlığımın tamamlayıcısı olduğuna inanıyorum, onlarsız tam olamazmışım gibi geliyor. En içimi içime yansıtan, gerçeğin elini kolunu sallayarak uzaklaştığı ve yerini hayale bıraktığı kaçış alanlarım.

Rüyada nefes almak ne güzel. Ve sonra uyanmak.... Rüyanın bittiği o keskin sınır bu kadar net olmasa. İstediğimde diğer tarafa kaçabilsem keşke! Bir kaçak olarak o sınır boyunda yaşasam. İşime geldiği gibi sınırı aşsam ne olurdu? Sınır polisleri var iki tarafta da var ve elektrikli teller tabi ki. Sürekli beni uyarıyorlar sınır bekçileri burası sınır diye... Rüyaya giriş, gerçekten çıkış kadar zor.

Titreyen eller gibi rüyalarda ilgi ister oysa insandan. Ben bunu biliyorum. Onlar hakkında  günlerce aylarca düşünmeniz gerekir. Güzel düşler kadar hatta belki daha fazla; kabuslar da  ilgiye muhtaçtır. Tüm mantıksallıktan arınmış bilgi parçacıkları havada uçuşurken onları birleştirip ruhunuzu anlamaya çalışmak keyif vericidir. İnsan rüyalarında aslında olduğu gibi biri ve daha özüne yakın gibidir. Kendi kendine kurduğun ket’ler, insanların düşünceleri, toplumsal kodlar yoktur. İlkel ve ilk olduğun gibisindir. Uyandığında rüyalarından ne kadar farklı bir hayata uyanıyorsun? Düşünsene bir aradaki uçurumvari farklılığı.. Ruhun neden bu kadar huzursuz; cevabı rüyalarında saklı.

Rüya dünyamda ne ağaçlar yeşil ve ne de deniz mavi. Bildiğim şekillerinde değil nesnelerin hiçbiri. Yaş, cinsiyet, dil yok belirleyici olarak... ve herşey hafif biraz daha; gerçekte olduğuna nazaran.  Hiç yüzemediğim kadar iyi yüzerim balıkların yanı sıra ve istersem uçarım kuşlarla beraber dağların tepesinde.  Kanatlarım kocaman tüylerden ibaret, açıldıkça büyürler; dev bir kuş olurum dağların tepesinde ve o kadar yüksekten görebilirim yerdeki böcekleri. Böcekler arkadaşım olur; konuşurum içimden geldiği gibi.  
Psikanalizin babası biliçaltına bağlarken rüyalarımı ben bir türlü bağlayamam bazen gördüklerimi. Bilinçaltı akışı yöntemiyle ruhum dile gelir; bir çırpıda çok şey söylemeye çalışır bana. Sessizliğe ve karanlığa ihtiyaç duymam bundandır uyurken...


24 Nisan 2012 Salı

Nokta Kadın


Kadın omzuna kondurulan bir öpücükle uyandı sabaha.... Son sekiz senedir omzuna kondurulan o  bildik ve sıcacık öpücükten güç alıp yatağın içinde hafifçe doğruldu. Ağzını kocaman açarak esnedi, gözleri kapalı... Yatağın yanında dikilen ve saatini arayan adama baktı  gözleri kısık. Kocası her sabah saatini arardı sabit bir yer belirlememişti; saatini koymak için.. İlk kez saçma buldu bu durumu.

Kocası, uzun boylu, yaşına göre düzgün vücutlu ve her zaman güzel kokan bir adamdı. 4 senedir evliydiler; onun öncesinde de üniversite boyunca birlikteydiler. Nerdeyse dokuz koca yıldır biraradaydılar ve neredeyse bir’diler. Aynı fakültede kardeş bölümlerde ortak dersler alarak çok birarada bir okul dönemi geçirmişlerdi.

Adam kadının ona baktığını farkedip her zamanki ifadeyle gülümsedi. “Sıcak, sevgi dolu, güven veren, tanıdık” gülümseme... “Günaydın canım” dedi.. Aceleyle giyindi kadının izleyen bakışlarının önünde;  kapıyı yavaşca çekip çıktı evden; işe geç kalmıştı..

Kadın o gün yapması gereken işleri geçirdi kafasından uyanırken. İkisi de kahvaltı etmezlerdi hafta içi. Hafta sonu kahvaltıları da seremonisiz alelade geçerdi...

Güneşli bir gündü. Koyu bordo – tafta perdelerin arkasından bile evi apaydınlık yapacak kadar güçlü bir ışık vardı dışarıda. Saate baktı kadın 7’yi beş geçiyordu galiba. Yatağın karşısında makyaj masasının üzerinde gri metalik, rakamsız bir saat vardı. Kadın gözlerini biraz daha kısarak görmeye çalışmıştı saatin kaçı gösterdiğini. Sekize kadar uyuyabilirdi. Üzerindeki battaniyeye iyice sarınıp gözlerini yumdu ve gece gördüğü düşü hatırladı birden. Gördüğü şeye düş yerine kabus demek daha doğru olabilirdi.

Kocasıyla birlikte bir kayıkla denizde geziyorlardı. Berrak, uçsuz bucaksız bir denizdi. Birden deniz yükseliyordu ve onları içine alıyordu.. Boğulduklarını görüyordu kadın. Çırpınarak, ses çıkaramadan dibe batıyorlar ve boğuluyorlardı. Dip kapkaranlıktı. Rüyayı hatırlarken bile ürpermişti. Uyuyamayacağını farketti. Kalkıp vişne rengi saten geceliğinin üzerine kahverengi-kısa saten sabahlığını giydi.

Salona geçti; camın karşısındaki turkuaz berjer koltuğa oturdu, ayaklarını koltuğa çok yakın olan sephanın üzerine uzattı; başını yasladı rahat bir şekilde. Manzarası’nı izledi. Boğazın doğurgan kadınsı manzarasını. 4 senedir hergün gördüğü karşı kıyıdaki yalılara baktı inceleyerek. Eksik ya da fazlasız aynı manzaraydı bu sabahki de ... Anten tepesi bu sabahta uzay üssü gibi görünüyordu ve Kuleli yine çok güzel bir bekçiydi... “Belki gelip geçen insanlar bile aynı” diye düşündü. Her sabah aynı amaçla aynı yollardan aynı yerlere varan aynı insanlar. İnsanlar, yığını ifade ediyordu kadın için uzun bir süredir. Kimselere yakınlık duymuyordu; birbaşına uzaylı gibi yaşıyordu yüzyıllardır.

Kalabalıklardan ürküyordu, ruhu tedirgin oluyordu ve kaçıyordu mutlaka. Çok tenha, seyreltilmiş bir hayat yaşıyorlardı kocasıyla beraber. Kocasına hala aşıktı, onunla ilgilenmekten onu mutlu etmekten ilk zamanlarki kadar zevk alıyordu.

Okul hayatları boyunca ikisi de çok fazla arkadaş edinmemişlerdi bilinçle. Uygun zamanlarda birarada olmayı, “bir” olmayı tercih etmişlerdi.  Kişisel azlıklarına yetmişti diğerinin varlığı. Birlikte olmaya başladıktan kısa bir süre sonra aynı evi paylaşmaya karar vermişlerdi. Kadın ayağını kırmıştı ve adam yardımcı olmak için evine getirmişti kadını. Yağmurda ıslanmasın diye sokaktan eve alınan kediler gibi bir saatte uyum sağlamıştı kadın adamın evine. İlişkilerini yoğunlaştıran dönem kırık-ayak dönemiydi. Kadın adamın insan halini görmüştü, adam da kadının kibirle sakladığı naifliğini. İkisi de vurulmuştu birbirine. İlk kez yüreklerinden vurgun yiyorlardı. Buldum hissi anlamlandırıyordu ikisinin de yavan buldukları hayatlarını. Yavan hayat istemiyorlardı artık.  İnsan saçma sapan şeyler yaşayıp giderken rahatlatıcı hayaller kurardı; onlar birbirlerinde bu hayalleri görmüştü. Sıkı sıkı yakalamışlardı birbirlerini. Hiç ağırlıklarını vermeden dayanıyorlardı birbirlerine. Hafiflik katıyorlardı sıkıntılarına... Gülüyorlardı saatlerce, yanyana kitap okuyorlardı sonra, tek başlarına yürüyüşler yapıp birbirlerine varıyorlardı yolların sonunda.... Geceleri seviyorlardı konuşmak için.... Ne çok anlatmışlardı birbirlerine içlerini... Hiç tedirginlik hissetmemişt ilk günden itibaren içini açarken kocasına. Coşkulu, dingin ve kesinlikle zarif bir buluşmaydı onların ki. Etraflarındaki çoğu insan sıkıcı bulurdu ikisinin bu bohem yalnızlıklarını..

Arkadaşlarından bazıları küçük sorularla ölçmeye ve küçümsemeye  çalışırdı onların ilişkilerinin renksizliğine dem vurarak.  Zehirli sorulardı bunlar? Kadının iyi bir okul okuduktan sonra çalışmamasını yadırgardı istisnasız tüm arkadaşları.  Kadın iş hayatının gereksiz sorunlarının insanları ne kadar mutsuz ettiğini biliyordu ve tercih etmeme hakkını kullanmıştı. Hayatta tek istediği şey mutlu olmaktı. Ve kadın kelimenin tam anlamıyla ve hiç iyimser olmayan bakış açısıyla bile mutluydu. Hayatındaki herşey istediği gibiydi. Telefon çaldı kadın bu birbirini doğuran düşünceler arasında dalıp gitmişken. Arayan kocasıydı. İş yoğunmuş, akşam için plan yapmış biraz geç de olsa kadın için bir sürprizi varmış; ve son olarak kadını seviyormuş. Telefonu kapatıp banyoya gitti kadın; musluğu açtı soğuk suyu bol bol yüzüne çarptı, uyanmaya çalıştı.  Kafasını kaldırıp aynaya baktı. Aynadan tam arkasında kapının yanına iliştirilmiş küçük kartpostalı gördü. Kayıklı kartpostal...



Kadın aynada gözlerinin içine baktı. Çok baktı, kendi içine girdi; rüyadaki gibi kapkaranlıktı içi. Banyoda rahatsız hissetti kendini ve refleks gibi salona geçti; salonun perdelerini kapattı sımsıkı.  Koltuğa uzandı.  Beyninin içinde bir hareket başladığını hissetti. Binlerce karıncanın içinde yürüdüğünü hissetti, büzüldü, küçüldü kadın koltuğun üzerinde. Yaşadığı şeyin kitaplarda cinnet anlarının başlangıcını hatırlattığını farkeder farketmez unuttu. Unutmazsa cinnet geçirmekten korktu. Yaşadığı en mutlu anları düşünerek iyileştirmeye çalıştı kendini. Düğünü geldi aklına, sade-pahalı-şık düğününü düşündü. Güzel gelinliğini hatırladı . Detaylı düğün hazırlıklarını düşündü sonra. Ve kocasıyla yaptıkları ilk tatilde saatlerce yüzüp yorgun bir şekilde kuma uzandıkları anı düşledi. Bu görüntülerin içindeki mutluluk çok kıymetliydi. Kadın kumsalda uzanırken tüm hücreleriyle mutlu olduğunu hissetmişti.  Bunları düşünmenin uyuşukluğu geçer geçmez kadın karıncaları farketti tekrar.  Binlerce karınca beyninin içinden iç organlarına doğru yürüyordu. Kadın nasıl çıkardığını anlayamadığı bir sesle ağlamaya başladı için için, hıçkırarak... Kocaman gözyaşları dökülüyordu gözlerinden. Hıçkırıyor, sarsılıyor ve giderek küçülüyordu. Küçücük bir noktaydı kadın.

Boğaziçinde her sabah aynı manzaraya uyanan “nokta kadın”. Nokta kadar belirgin, sabit mutlak, sınırlı bir hayattı sürdürdüğü. Nokta Kadın içini açmak istiyordu; vücudunda kesikler oluşturup karıncalara yol açmak istiyordu. Öldüğünü mezarda olduğunu ve karıncaların bedenini yediğini gördü kadın bir an. İnandı kadın bu görüntüye, fiziksel bir acı çekiyordu artık. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu; kendi sesini duyup yadırgıyordu bir taraftan da. Midesi bulandı, koşarak banyoya gitti yeniden. Klozete eğilip kusmaya başladı.. Ama içini boşaltamıyordu bir türlü.. Ne kadar kussa da boşaltamayacak gibiydi. Bütün karıncalar hala içindeydi.  Hiç karınca çıkmadı klozete.... içinde sistemsiz bir şekilde yürümeye devam ediyorlardı. Kadın belki yarım saat kadar daha öğürerek kusmaya zorladı kendini, içini öğüten yaratıklardan kurtulmak için, başarısızdı. Zorladı mide kaslarını son kez ama nafileydi. Bilincini çok az hissediyordu artık; bir göz izliyordu sanki kendini bedeni ve ruhu ayrı hareket ediyordu.

Göz konuşmuyordu, sessizce izliyordu kadını. Kafasını klozetten kaldırıp, aceleyle giysilerini çıkardı ve duşun altına girdi. Soğuk suyu açtı. Üşüyordu.... Ruhuna soğuk kompres iyi gelir diye bir hisle yaptı bunu. Ruhuna ilk yardım yapabilecek tek kişi kendiydi ve delirmek üzereydi. Duştan çıktı bornozuna sarındı, salona geçti, bacaklarını kırıp vücuduna doğru çekerek koltuğa oturdu. Kollarıyla bacaklarına sarıldı, başını dizlerine gömdü, ağlama krizi sesiz bir şekilde tekrar başladı. Ama bilinci artık bir iki kelime söylemeye başlamıştı. Bilinci,  sinir krizi geçirdiğini fısıldıyordu kulağına. Gözlerini açamıyordu, sımsıkı kapatmıştı.  Gözünün önünden bir sürü insan gelip geçiyordu. Uzun karanlık bir kordiorda ilerliyor gibiydi. Kocası, eski flörtleri, babası, arkadaşları. Bir köşede üvey annesi elinde aynayla dikiliyor ve rimel sürüyordu kirpiklerine, o ağlarken. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı üvey annesi hariç. Kadın, onaçok kötü bir şey yapmış gibi bakıyordu. Bu kalabalığın arasından geçip kurtulamıyordu. Kocasına uzanıp elini tutmak istedi, tutamadı. Sonunda koridor bitti ve zifiri karanlığa daldı kadın. Gördüğü kabus ne kadar sürdü hesaplayamadı. Ne kadar uyudu, nasıl uyuyabildi, hiçbirinin ayırdına varamıyordu. Zaman belirsizleşmişti sabahtan itibaren.

Koltukta büzülmüş uyurken yakaladı kendini. Vücudu tükenmek üzereydi gözlerini açtığında. Yaşadığı şeyi anlamaya çalışıyordu uyanırken. Gerçek olmayan bir hayat yaşadığını anladı birdenbire net bir şekilde ve inkara imkan bırakmaksızın. Kadının sahip olduğu hiçbirşey gerçek değildi. Çocukluk hayaliydi bu olup biten herşey. Ortaokuldan eve döndüğünde ona bir yetişkin gibi davranan üvey annesinin eve gelip karnını doyurmasını beklerken; aç bir çocuğun kurduğu hayallardi hepsi. Düşlediği şey sabah yanından kalkan adam gibi kokan-öpen bir adam, şuan delirmek üzere olduğu ev gibi bir ev, işsiz bir kadın modeli, dinginlik, ölen annesini unutmak...... O kadar istemişti ki gerçek olmasını herşeyin, elde etmişti teker teker.  Gerçeğe dayanamadı.... Uyuyup unutmak istedi, daldı tekrar.

Kocasının sesiyle uyandı karanlıktı ev. Kocası yüksek sesle uyandırmaya çalışıyordu kadını; çok uzaklardan sesleniyordu sanki. Başını kaldırd, zorlanarak gözlerini açtı iyice ve yalvarır gibi “Taşınalım burdan” dedi. Merakla izleyen kocasına iyice baktı ve “nolur gerçek olduğunu söyle sonra da taşınalım burdan”

17 Nisan 2012 Salı

Sanço Panço Dostum

Sanço Panço dostum,  bana en kestirme yolu öğretir misin?  Beni mükemmel bir insan olmaya götürecek olan en kısa yol nereden geçiyor? Ama lütfen çok uzatma anlatırken;  önemli işlerim var benim bir sürü acilen yapmam gereken. Özetleyerek  bir kaç kelimede anlatabilirsen,  dinlemeye çalışırım tabiki. Fakat çok önemli bir deney yapıyorum şuan laboratuarımda; insanlığı bir kaç yüz yıl ileri götürmeyi hedefliyorum;  başarabilirim belki.

Birkaç nefes egzersizi, bir dönem yoga eğitimi  ve Hindistan seyahatiyle ruhumu arındırmak istiyorum. İçimden şüphe, korku, kompleks gibi tüm negatif duygular gitsin istiyorum.. İçimden gökyüzüne turuncu balonlar uçurmak istiyorum... Derin derin nefes almak  ve sonra nefes vermek istiyorum... Benim için fazla olan enerjimi insanlık yararına sunmak istiyorum.  
Aynı anda ve aynı bedende “en iyi yüzen, en etkileyici konuşan, en güzel vücuda sahip, en iyi aşçı (tabi mutlaka füzyon mutfağından seçkiler olmalı yaptıklarım), en seksi, en komik, en aristokrat ama mütevazı kadın” olmak istiyorum.

Birkaç sayfa kitap okuyarak  “zengin olmanın, çok sevilmenin, ideal bir eş olmanın” yollarını bulmak istiyorum.  Okusam yeter zaten,  biliyorum; ama hangi kitap doğru olan; yanlış kitap okuyarak zaman kaybetmek istemiyorum.  Zamanım çok kıymetli dostum!

Asansörde yöneticime istediğim kararı aldırabilmek istiyorum, yorulmadan koşmak istiyorum..  Her konuda atıp tutmak ama buna rağmen kimseyle çelişmemek istiyorum... Egom çığlık çığlığa bağırırken insanlar beni sevsin istiyorum.  Benim gibi biri nasıl sevilmez ki, anlayamıyorum.

Hiç yenilmeden sürekli yarışmak istiyorum; olmaz da eğer olursa mücbir bir nedenle yenilirsem duyduğum öfkeyi belli etmemek istiyorum. Geyşa makyajı gibi bir ifadeyle mükemmel mükemmel dolanmak istiyorum.  Ulu orta ağlamak da ne demek? Hırslı değilim azimliyim sadece. Bir sürü hobim var sadece iş değil hayatım. Nerden tüm bu kanıya vardınız anlayamadım?

Tabi ki korkularım var. Fakat bir kadın duygularını kimseye açmamalı; mazallah bir gören olur, suistimal edilir. IQ’um ve  EQ’umla takdir edilmek istiyorum. Duygusal kontrolümü yitirmemek istiyorum.

Bir kadın işinde çok başarılı, kocasıyla mükemmel derecede uyumlu ve anne olmaktan çok mutlu olmalı; aksi de ne demek? Her kadın anne olarak doğar.

Arkadaşlarım olsun istiyorum ama beni dertleriyle ağırlaştırmasınlar istiyorum. Negatif auralı insanlar enerjimi  aşağı çeker biliyorum. Etrafımda sadece mutlu insanlara yer var; malesef etrafım kısıtlı. Bu tür şeyler eninde sonunda hasta eder beni. Hep eğlenmek sorunlarından uzak kalmak istiyorum; buna rağmen yine de yakın dostlıuklarım olsun istiyorum.. Etrafının kalabalık olması iyidir. Belli mi olur; lazım olur bir gün? Ben onlara anlatıyorsam sorunlarımı onlar da bana anlatmak zorunda mı; hani herşey karşılıklı değildi?

Butik bir hayat istiyorum, yalın_klas_naif... Venedik kristali gibi farkedilmek istiyorum milyonlarca kalabalık içinde..  

Hayata dokunmak, her kesimden insanla beraber olmak istiyorum hatta bazen onlarla fotoğraf bile çekinebilirim; hiç problem değil.

Sanço Panço, zamanımı önemli bilimsel buluşlar yapmaya harcamayı düşünüyorum. Bu yüzden dikkatli kullanmalıyım onu. Herşeye herkese kaliteli zamanlar ayırıp optimum faydayı elde etmeliyim. Biliyorsan lütfen söyle en kısa yoldan nasıl gidebilirim? Ne olursam olayım gidebilmeliyim  o yoldan.





Zaman Sihirbazı

                                     
Çocukluğu güzel anılardan oluşan mutlu biriyim ben. “Yaşananları hatırladığınız gibi şekillendiren zaman sihirbazını” ilk çocukken keşfetmiştim ben. İnsanlara başımdan geçenleri anlatırken abartıyordum, değiştiriyordum biraz ve bazen hiç olmayan şeyler ekleyerek anlatıyordum. Anlattığım şeyler hep çok eğlenceli yada çok dramatikti; hep “çoktu”. Konuşurken değişiyordu geçmiş zaman, üstelik konuşulanlar  hatırlanıyordu yıllar geçtikten sonra olanlar değil.. Geçmişin üzerinde böyle bir güce sahip olmak zevk veriyordu.... Olup biten yeterince renkli olmadığı zaman sihirbazı çağırırdım bir ıslık çalarak... Şifre:ıslık...
Okuldan eve dönüşlerim, küçükken tuvalete gittiğimde yaşadıklarım, rüyalarımda başıma gelenler en çok da annemler beni yalnız evde bıraktıklarında olanlar; bazen anlattıklarım beni bie şaşırtıyordu. Kaptırıyordum kendimi masalıma; canavarlar, yer altında yıllardır uyuyan prensesler, beni çocuğu sanan cüce adamlar, dev kadınlar, yılanlar, uzaylılar, yol kesen adamlar, beni kaçırmaya kalkan organ mafyası çalışanları, anlattıkça inanıyor inandıkça korkuyordum... Korkularım neyse ki yer edinmedi ruhumda, gelip geçtiler. Annem işin dozunu kaçırdığımda kızardı bana “yeter” derdi. Birine yeter demek ne büyük haksızlık halbu ki! Söylediklerinin yettiğini söylüyorsun ona; “sus” demekten bile öte bir kabalık olmalı bu tutum. “Yeter abartma” “Yeter, git uyu artık”.



Okula başladığımda arkadaşlarıma anlatmaya başlamıştım yaşadıklarımı, evimizi su bastığına inandırmak için ıslak elbiselerle gitmiştim okula bir keresinde; “kuru giysim kalmadı hiç deyip ağlamaya başlamıştım.” Zavallı arkadaşlarım da duygulanmışlardı, hep birlikte bir duygu seli, bir komedya, bir trajedi... Öğretmen sınıfa girdiğinde bütün sınıfı benim başımda görünce hemen yanımıza gelmişti, aynı şeyleri ona da anlatmıştım. Öğretmenim annemleri arayıp geçmiş olsun demek istediğinde gerçeği öğrenmişti. Annem gerçekleri hep olduğu gibi söyliverir, hiç süsleyemez... “banyo musluğu açık kalmış, ama allahtan kapının önü yeterince yüksekmiş, önemli bir şey yokmuş.” Öğretmenim nedense anneme inanmıştı. Bana şöyle demişti “Sen hayal gücü çok güçlü, farklı bi çocuksun ama insanları kandırmamalısın”, anneme benim halimi anlatmamıştı. “Bir insanı yaptığı bir suç yüzünden cezalandırmamak yapılacak en kötü cezadır.” kuralını öğretmenimden öğrenmiştim. O akşam düşündüklerimi çok iyi hatırlıyorum... “oyunlarım makul olmalı, yoksa bu hayat böyle ev-okul gitgel çekilmez ve bir daha böyle nutuklar dinlememeliyim”

O akşam hayallerimi kontrol etmeye karar verdim.  9 yaşından beri çok dikkat çekmeden hayal kuruyorum. Hayallerimle oynuyorum, hayallerime sığınıyorum. Annemler bir sürü oyuncak almışlardı bana. Bebeklerim kutularından bile çıkmadığı için azar işitirdim, bir çocuk zorla oyuncakları sevemez ki! Hiçbiriyle oynamamışım, onlar da almaktan vazgeçmişler bir süre sonra. Bebeklerden daha cazip oyuncaklar yapmışım kendi kendime hayallerimden...

Tam olarak tarihini hatırlayamadığım bazı sahneler var çocukluğuma ilişkin, kalabalık misafirler geldiğinde evin arka tarafındaki küçük odaya gider yatağa yatardım ve gözlerimi kapatıp hayal kurardım.... Annem bende bi tuhaflık olduğunu ilk ozaman farkettiğini söylemişti bana çok kötü kızdığı başka bi anda. Gözleri yuvalarından fırlıyordu “neden diğer çocuklar gibi değil benim kızım allahım” derken. Anneme bebeklerden korktuğumu 30 yaşımda şakayla karışık söylemiştim, anlamamıştı; zaten bu şakayla karışık söylemlerim yüzünden pek anlaşılamadığımı düşünüyorum genel olarak. Bebeklerin gözlerindeki ifadesiz-donuk-ürkütücü-sabit bakış yüzünden içine şeytan girdiğini düşünüyordum, özellikle plastik saçları ve gülümsemelerinden haz etmiyordum. Onları kutularından çıkarmayarak şeytan ve tüm kötü güçlerden koruyordum küçük bedenimi. Şeytan konulu filmler benim en korktuğum korku filmleridir hala daha. Bir keresinde, yine çocuğum; annemler pazar geceleri yayınlanan korku filmlerinden birini izliyorlar; filmin ilk sahnesinde içine şeytan giren kız görünüyor ekranda bembeyaz bir suratla, elinde meşale, gözler pörtlek pörtlek; koşarak kaçmış ve yatağıma zor atmıştım kendimi. Babam gelmişti arkamdan, yatağıma oturup bana şeytanın olmadığını anlatmıştı; senaristin hayal gücü demişti. Senariste saygıyla karışık bir kıskançlık duymuştum o zaman.

O yıllardan beri bana eşlik eden rüyalarım var bir de. Keşke hepsini hatırlayabilsem ve anlatabilsem dediğim. Uyandığımda tüm detaylarıyla hatırladığım ama tam anlatmaya başladığımda uçup gidiveren pembe pamuk şekerlerim. Benim anlattığım hikayelerden çok daha büyüleyici olan rüyalarım. Bu yüzden en sevdiğim eylem de, “uyumak” benim. Kabuslarım azdır. Ama fantastik film-vari rüyalarım bir sürü. Kapı tokmağında birbirine geçmiş – dönen iki kedi görmüştüm bir kere mesela; kedileri döndürerek açılan kapı yüzlerce metre yüksekliğinde içinde ağaçlar olan dev bir şatonun kapısıydı.
Bir keresinde de 1000 yaşında ama yaşlı olmayan bir kadınla tanışmıştım rüyamda; parayla arkadaş alıyordu kendine. Bazı rüyalarımda da rüya görüyorum; onun içinde de uyuyor ve yine rüya görüyorum böylece asıl rüyamda defalarca uyanabiliyorum...
Psikoanalizciler bu konuda neler anlatır bilemiyorum; onlarla paylaşmaya fırsatım olmadı. Fakat bunun yaşadığım bir gerçekle bence ilgisi yok. Üstelik o kadar eğlenceli ki uyanmak istemiyorum onlardan. Uyumak , yere paralel dinlenmek hayatımda en sevdiğim eylem. O yüzden canım sıkkınken de uyurum kaçmak için... Alice gibi başka bir boyutta gayet rahat yaşayabilirim kötü günlerimde. Bu dünyadaki herşeyi burda bırakarak giderim bazen; rafadan kafadanla kol kola ormanda hayvanlarla yarenlik ederiz. Giderken kimselere haber de vermem ve kimseyi de çağırmam benimle gelmesi için.

12 Nisan 2012 Perşembe

Amigdalaya Övgü

Amigdala (corpus amygdaloideum),  insanlığın yerlere eğilerek minnetini sunması gereken bir nokta beynimizin içinde yer alan. Eğer ben bugün burada bunu yazabiliyorsam,  badem şekeri gibi amigdalam sayesinde. Amigdala, beynimizdeki tüm duygusal bilgiyi depolayan ve sürekliliğimiz için kullanan bölümmüş meğer.

Genetik tarihçemizde yer alan ve insanın hala varolmasını sağlayan tüm evrimsel bilgiler de yine amigdalamızda yer alıyormuş. Amigdala, beynin bir bilgiyi çok kısa sürede kavrayıp cevap verebilmesiyle görevliymiş...  Bu görevi yerine getirirken malesef yeterli zamana sahip olmadığı için bilgiyi benzetme yoluyla anlamlandırıyormuş. Eğer duruma ait temel şartlar daha önceki deneyime sahipse hemen harekete geçirip seni bir önceki durumda verdiğin yada vermen gereken tepkiyi vermeni sağlıyormuş.  
Ne kadar anlatsam ne kadar övsem az sana, amigdala.
Mesela, bir hayvanı daha önce hiç görmemiş olsak bile daha ne olduğunu tam olarak anlayamadan korkup kaçmaya başlamamızın nedeni, amigdaladaki bu şahane hızlı işleyen adımlarmış. Çok çok eski çağlarda, ormanda o hayvanı gören atalarımızın amigdalasına bu bilgi kaydedilmiş ve asırlar sonrasında biz bir saniye gördüğümüz ya da sesini duyduğumuz cismi (işin en komik kısmı  bu cisim bazen o hayvan olmayabilir) o hayvan sanıp hızla koşmaya başlayabiliriz.

Amigdala, bizim kişisel duygu sandığımız aynı zamanda. Daha bir bebekken  (hatta amigdala kısmı oluşur oluşmaz beynimizde) yaşadığımız her anı bir kodla yazılıyor amigdalamıza iyi ya da kötü.. Yıllar sonra aradaki bağlantıyı hiç farketmeden bebekken annemizin gösterdiği sevgiyi ya da karşıt duyguyu veya o duyguyu bize anımsatan  davranışı birinde hissedip ona bağlanıyoruz kuvvetlice.. Nedenini bilemiyoruz hiçbir zaman.. Bütün duygu ve deneyimlerin özü kalıyor derinlerde bir amigdala'da...

En unutkan insanların bile amigdalasında tüm duygusal anıları olduğu gibi duruyor.  Korkman, üzülmen, savunmaya geçmen, sevinmen gibi tüm duygularının kökleri bu küçük ve badem şeklindeki parçacıkta saklı...
Hani biriyle konuşurken bazen birden geriliverirsin; ağzından sanki bir başkası söylüyormuşcasına söylenen sözler çıkıverir.. Ne sen ne de karşındaki anlar nedenini bu patlamanın.. Bir tek Amigdala anlar; daha doğrusu benzetir o anı başka bir ana... Sen buna benzer başka bir anda muhtemelen üzülmüşsündür; amigdalan şartları o ana benzetmiştir ve seni korumak için saldırıya geçmiştir. Amigdala esareti şok gibi birşeydir.  Geçtikten sonra pişmanlık ve kafa karışıklığı yaşarken bulursun kendini, az önce ne yaptım? O konuşan, o bağıran ya da o kaçan kimdi? 
Amigdala,  bizim fiziksel ve ruhsal sağlığımızı koruyabilmemizi sağlıyor; zaman zaman yanılıp bizi gereksiz yere tepkiler vermeye itmesine göz yummalıyız bu yüzden.  

Amigdalası doğru çalışmayan kişilerin ciddi psikiyatrik rahatsızlıkları olabiliyormuş zamanla bir bitkiye bile dönüşebiliyorlarmış. Her gün şükretmeliyiz amigdalamız çalıştığı için..
Amigdalayı tanıdıktan sonra yaşadığım çok sayıdaki şok anı geldi aklıma...  Asıl suçlu amigdalam; ben değilim o bağırıp çağıran... Amigdalam sizden özür diler... 

11 Nisan 2012 Çarşamba

Sinek Oldum

Sokakta sıcak bir ağırlık var; insanlar hareket etmeksizin sadece konuşuyor;  herşey yavaşlaşmış sanki, henüz tanimlanamayan bir virusün etkisinde dünya...




Sokaktaki kalabalığın sesi kulaklarımda yankılanıyor ve giderek büyüyor. Kakafonik sesler, büyüdükçe her adımımda daha da sağirlasiyorum ve tek bir ses olarak duyuyorum herşeyi. Ayagim ağrıdığı için aslında kısa olan sokağı bir türlü bitiremiyorum ve evime varamıyorum. Sokak uzadıkça uzuyor, ayaklarımin altında. Evim, sokağın  caddeye bağlandığı köşede, paralel sokakla kesişen noktada, üç katlı bir binanın en üst katı "Altin Apartmani 3 numara"


Keşke taksiyle gelseydim diye geçirdim içimden; acelem yokken binerim böyle zamanimin dar olduğu ve ayağımın ağrıdığı bir günde ise yürürüm. Benim kendime bitmeyen bir garezim var sanırım; kendime ne yapmış olabilirim acaba bu denli kendime acı çektirmeme sebep olabilecek? Ne zaman yağmur yağsa şemsiyemi unutur sırılsıklam ıslanırım; üşütürüm ama cam açık uyuyakalırım, unutmamam gereken önemli birşeyi muhakkak unuturum; en yakınlarımın doğumgününü unutur, kendimi affettirmeye çalışırken daha da saçma şeyler yapar ve durumu başedilemez hale getiririm; önemli sınavlarımdan önce ya çok içer sarhoş olup sızarım yada uyku komasına girmiş gibi başımı kaldıramam, 12 saatte bir uçak kalkan sehre giden ucagi kaçirir günümü havaalanında geçiririrm ve en önemlisi de etrafta ne kadar aşkı dramatik yaşamaya müsait erkek varsa onu hisseder, bilinçsizce (nasıl oluyorsa) yaklaşır ve hayatıma sokarım.... Dram, dram, dram.... Şu an taksiye binmek için çok geç kalmış ama eve varmak için de hala yüz metresi olan ayağı ağrıyan çaresiz bir kadın olarak yürümeye çalışıyorum. Sokağımda sadece esnafı tanıyorum onlarla bazen sohbet ediyoruz. En büyük hayallerimden biri dükkaninin önünde çay içip tavla oynayan bir esnaf olmak.. Ama şuanki ağrımla bu hayalimi de düşünemeyeceğim. Belki zorlarsam kendimi, biraz gülümserim... Evet gülümsedim işte... İnsanlar bu tür duygusal mesajlar barındıran davranışlara hemen alışırlar. Hiç tanımadığınız bir insana çok içten ama gerçekten tüm kalbinizi suratınıza yansıtarak çok yaşa deyin mesela, o insana tüm problemlerinizi anlatabilirsiniz.... İnsanları mutlu etmek o kadar kolay ki bu insan kendiniz değilseniz tabi.


Yol bitmiyor, fırıncıya gülümseniyor, bakkala "merhaba" deniyor. Önünde dev bir ceviz ağacı olan apartmanın kapısı görüldü. Ulaşılabilir bir hedef, evet bunu yapabilirim! Kapıyı açıyorum...Ayağım ağrıdığında hiç keyfim olmaz benim, suratımda ebleh bir ifadeyle nereye kime catsam diye aranir dururum.. Sadece uzanabilmek dileğiyle nefes alır veririm. Sonra kendi kendine geçer gider ağrım; ilaç falan işe yaramaz yani. Sadece durup beklemek gerekir. Ağrım olmayan günler sabahleyin hastaligim yokmus gibi kalkarim; hasta olduğumu unuturum ama sağolsun ağrım başlar tam alışırken ve tamamen beynimden silemem böylece ....


Evimin kapısını açtım. Evimin kokusunu çektim içime; anahtarı yuvasından çekip  yavaşça yere bıraktım. Evet; bildiniz, dağınık bir insanım ben ve anahtarın yerde durmasından hiç rahatsız olmuyorum. Evim güzel kokar benim, camlar açık havalanır (kar yağmadigi sürece) bütün gün ve sokağın kokusu karışmış mobilyalarımın serinligi mutlandırır beni. Bazen buraya gelişim tam bir şölen havasında olur. Çok gürültülü bir Taksim gecesinden veya çok kalabalık ve yorucu bir günden sonra mabedime gelirim ve kendi kutsal suyumda dinlenirim. Salonda kanepeye uzanır boş gözlerle  televizyon izler, zihin boşaltma terapisi yaparim...Ağrı, bende yorgunluk yapiyor sanırım uyuyakalıyorum........




Bir sinek olarak uyandım, rüya hayatıma. Rüya hayatımı normal hayatım kadar önemser ve ciddiye alırım ben. İnsanların birlikte yaşamayı bir türlü benimseyemediği beceriksiz,  aldığı darbelere rağmen akıllanmamayı başarabilmiş, büyük ölüme doğru hızla uçan aptal bir sineğim ben. Susmayı başaramıyorum bir türlü; coşkuyla söylediğim şeyler insanları zamanla çok rahatsız ediyor. Ben gitme kararı veremediği için ölmeye mahkum bir sineğim.... Çizgi filmlerde bile beceriksiz olarak karakterize edilen bir hayvan olmak çok utanç verici. Sinek olmak, hem uçmayı hem de konuşmayı aynı anda yapabilmek demek.


Yatağa yapışıp kaldım..... Güzel bir gün ölmek için şarkısını mırıldanarak; "intihar etmek için ne güzel bir gün!" diye geçirsem içimden acaba biraz ağırlık gelir mi düşüncelerime.. Mesela, yokluğun ne olduğunu düşünsem ya da gözlemci olmadan hiçbirşeyin olmadığını... Herşey bir göz aldanması mı ?Hayır, yapamayacağım ben bunu, ben bir sinegim... Rüzgar Gibi Geçti'de ve Kolera Günlerinde Aşk'daki gibi bir aşk.. Tek derdim bu, ama olmuyor işte. O kitapların sadece hayal ürünü olmadığını düşünmek istiyorum.... Gerçek olan ve güzel olan bir aşkta doğa üstü birşeyler olmalı, gurur olmalı, kaybetme olmalı, ama sonunda müthiş bir final olmalı, mutluluktan ağlamalı kahramanlar.... Oysa hiç öyle olmuyor artık aşk.

Nanik


 

GİTMEDEN
Kış geldi, kondu şehre. Bu kış önceki kışlara göre çok daha uzun ve sert geçiyor. Soğukhavanın neden olduğu, elle tutulur somut bir gerginlik tüm varolanları üşütüyor. Mevsimlerin en güzelinin kış olduğunu istemeye istemeye olsa da bu sene kabullendim. Belki kış değil de kar bu kadar güzel olan... Bugün eve dönerken, Galata Köprüsü'nden geçerken gördüğüm manzara tüm bunları düşündüren. Topkapı Sarayı nı, Yeni Cami'nin kubbelerini, ilerde sağda kargacık burgacık binaları gölgesiyle örten Süleymaniye'nin tepesini ve arka tarafta Bakırcılar Çarşısı'nın ötesinde yükselen Beyazıt Kulesi'ni hafifce saran dinginleştirici beyazlık... Haliçin tepesinde uçuşan martılar... Martılar yine çığlık çığlığa birşeyler anlatıyor, çirkinliği saklanmış yarımadaya sanki...

Tüm bu itiş kakış görüntüyü güzelleştiren beyaz sihir....

Kış zor geçer; insanlar ruhlarının en derin köşesinden bir üşümeye tutulurlar ve sıcaklık ararlar; herhangi bir yerde herhangi bir şekilde; belki de iç güdüsel olarak. Baharı düşünüp mutlu olurlar, biraz olsun ısınırlar. Bu bahar geldiğinde kış gibi onu da sindire sindire yaşayacağım. Her güneşli günü, her beyaz göğü hissedeceğim içimde. Baharda nerde olurum bilmiyorum ama baharda ben de bahar olacağım, ısınacağım. Bir ressam anılarını anlatırken, akademide öğrenciyken hocasının söylediği bir sözü kullanıyor başarısını açıklamak için; "İstanbul kartpostal gibidir; sakın bu hataya düşmeyin" diyor bilgelikten nasiplenmiş hoca. Bu şehir gerçekten dünyanın en güzel kartpostal şehirlerinden biri olabilir ve buna aldanan bir ressam çokağır ödeyebilir bu yanılgının bedelini. Bir söz ve aydınlanan milyonlarca soru işareti. Gözümüzü döndüren güzelliklerin arkasındaki belki varlığının gerektirdiği çirkinlikleri göremezsek tökezleyip düşebiliriz. O kartpostalı birazyana kaydırdığımızda gördüklerimiz üzerimizdeki büyüyü bozamıyorsa sahip olduğumuz görüntü değerli gerçekten ama ya tahammül edemezsek gördüklerimize... Nasıl bir neden alıkoyabilir bizi istediğimiz gibi bir kartpostal aramaktan? Kısa veya uzun bir süre gördüğümüz güzelliğin etkisiyle sarhoş kalabiliriz fakat uyandığımızda mutlaka başlamalıyız aramaya . Ben iki senedir istediğim gibi bir kartpostal düşlediğim gibi bir görüntü- bulamıyorum. Saatlerdir camın önündeki eskimiş koltukta oturuyor ve karşıdaki boş arazide kartopu oynayan çocuklara bakıyorum; yorgunluktan ve soğuktan kızarmış çocuk yanaklarının etkileyemeyeceği birinin varolup olmadığını düşünüyorum. Çocuklar yerde karın üstünde yuvarlanırken; ben de yıllar önce, kalın giyinmeyi sevmediği için sürekli üşüyen birkız çocuğunu hatırlıyorum. Şimdinin fonunda televizyondan sıkıcı haber sesleri geliyor.

Gündemle ilgilenmiyorum epeydir. Üzgün müyüm? Hayır! Mutlu muyum? Hayır! Kızgınmıyım? Yoo! Sadece burada böyle kımıldamadan ve zamandan sıyrılarak sana dürüstçe birşeyleryazma niyetindeyim. Ne düşünürsün kaygısı taşımayan, imalar barındırmayan, korkusuzca ve samimi, inandığım, yalan mı gerçek mi bilmediğim, iyinin ve kötünün ötesinde, şimdiye kadar kimseye de sana da tam olarak anlatamadığım o şeyden bahsetmek tek isteğim. Başlangıcında yani ta en başında; daha önce tanıdığım kimseye benzememen temeline dayanan ve belki binanın en önemli kısmı Temel olduğundan depremlere, yangınlara ve her türlü kötü şeye dayanıklı o sağlam yapı... Hiç kimselere benzetemiyordum ama içimde bir his anlamsızca kendime-bana benzetiyordu seni. Bu durumda seni sevmemde yadırganacak ne olabilir? Belki doğru analiz için çıkış noktası bu ve ben bunu buldum; bundan bile emin olamasam da elde var bir! Farklılığından ve benzerliğimizden dolayı aşık oldum sana. Sen ne hissettin bunu anlayınca bilmiyorum. Yapıştırılmış erkeklik rolüne rağmen tarafsız bakabildin mi, korktun mu bundan yoksa egoistce bir yaklaşımda mı bulundun bilmiyorum! Hissettiğim, bildiğim şey bu sevgiyi kaybetmek istemeyişin ama neden? Yoğunluğunu anlayabildin mi gerçekten; bu yüzden mi kaybetmeyi göze alamadın? Hiç düşündün mü ya da bu konu üzerinde? Sen de merak ettin mi ?

Tüm varlığımla hissettiğim böyle bir gerçek vardı sadece ve ben bunu dile getirmekte utanılacakbir şey görmüyordum. Böyle bir duyguya sahip olabildiğim için gurur duyuyordum. Zaman geçti, birsürü şeyi değiştirerek. Biz çok yakın iki arkadaş olduk. Kimselere söyleyemediğimiz şeyleri söyledik birbirimize. Ben hepdaha yakın olmak istiyordum. Herşeyi öğrenmek istiyordum seninle ilgili olan. Sen garipsiyordun bir kızla bu kadar yakın olmayı ama hoşlanıyordun aynı zamanda bu durumdan. Cinsel kimliklerimizden sıyrılarak yaptığımız konuşmaların tadıydı beni sana bağlayan nedenlerden biri de. Alternatif bir ilişki miydi, özel miydi bilmiyorum! Belki milyonlarca benzeri var dünya üzerinde ama herkesin yaşadığı bir şey olmadığını çok iyi biliyorum. Her arkadaşlıkta standart noktalar arasında belirleyicilik görevi üstlenen tırnak işareti bizim ilişkimizde daha geniş bir alanı belirliyordu. Birbirimize nezaket gösterilerinde bulunmamamız mesafesizlik veya saygısızlık değil ilişkimizi daha değerli kılan bir özellikti. İkiyüzlü ahlaka aykırı ortak bir tavırdı benimsediğimiz. Bir yüzü insanı okşarken, keskin tarafı heran can yakabilecek bir bıçaktı tuttuğumuz.....

Normal anlamlarını düşündüğümde yanlış olan kelimeler kullanıyorum; çünkü bunu birebir ifade edebilecek sözcüğü henüz bulamadım. Güveniyorduk birbirimize ama bu güven birbirimizi kırmayacağımız, üzmeyeceğimiz hatta zaman zaman zehirlemeyeceğimiz anlamına gelmiyordu; seviyorduk birbirimizi ama bildiğim sevgilerin kabul etmeyeceği şeyler yaşıyorduk; dürüsttük ve övünürdük bununla ama çoğu zaman gerçeklerimizi bilmezdik. Olaylar anlattığımız gibiydi, yalan olma olasılığı bile yoktu; sonradan herşeyin sandığımız gibi olmadığını öğrenmemiz bile bozamadı dürüstlüğümüzü. Geçmişi tarif ederken aklıma gelen ilk iki kelime hala dürüstlük ve güven! Arkadaşlık dönemi yaşadığımız tüm evreler arasında en güzel olanı. Hayalini kurduğumda rahatladığım görüntüler hep o döneme ait.

Zaman geçti; bir sürü şeyi yaralayarak. Koptuk, ayrı kaldık. Ayrı bedenlerde bedenimi, ayrı ruhlarda ruhumu aradım çok uzun süre; bulamadım. Belki ne kadar inkar etsem de bilincimin altında bir yerlerde eşimin onlar olmadığını düşündüğüm için sahiplenemedim o ruhları. Kendimi avutmak için yeni uğraşlar edindim; doldurmaya çalıştım içi boşalan zamanı. Her canım yandığında çoğaldım. Depresif dönemleri gerimde bıraktığımda farklı niteliklere sahip olmuş buldum varlığımı ama ruhum bu geçiştirmelerle tatmin olmuyordu. Çocukken, oyun oynarken bile aslında varolmayanşeyler arardım dünyada. Uzaylıların yaşadığı mağaraların varlığına bugün hala inanıyorum. Yıllarca o mağaraları aradım durdum farklı farklı yerlerde.

Yıllar önce kitap fuarında seninle karşılaşınca, çıkışta Taş'tan bir barda ilk uzun sohbetimizi yapmıştık. Beynimde bir ses o akşam "mağaraları buldun işte!" diyordu. Sen insanlık tarihi ve savaş arasındaki zorunluluğu açıklamaya çalışırken benim tek derdim uzaylılardı. Uzaylılar vardı ama kimse bilmiyordu. Temeli sağlamlaştıran bir güç de uzaylılardı. Delilik çizgisine teğet yaşadığımı düşündüğüm günlerde, bir gece uyumaya çalışırken birdenbire bilinçaltımdan senden ve benden yola çıkılarak oluşmuş, o ana kadar kendimden bile sakladığım bir hikaye taslağı yüzeye çıkıverdi. Delirmek öyle kolay bir şey değildi. Ben hayatımı dram haline getirme çabalarıyla boğuşurken, beyin kıvrımlarımın bir bölümü bu problemleri farklı bir kurguyla hikayeleştirmişti. Yaşarken hissettiğim duygulardan bağımsız; objektif oluşturulmuş kahramanlar haline gelmiştik sen ve ben; herşey bir hikayeye dönüşüp gerçekliğini yitirivermişti.

Acıyı anlatmak acı duymaktan daha kolaydı ama mutluluğu kolay anlatamıyordum. Belki bu yüzden, tarafsız olabilmek adına kahramanım duygu yoksunu biri olmalıydı. Sadece acılardan bahsedip suçlayıcı olmak ahlaksızlık olurdu. Karşılaşmamızdan yıllar sonra bu taslağı farkettiğimde uzaylıları tekrar hatırladım ve gülümsedim beni göreceklerine inanarak. İçimde taşıdığım yaratıcı belki böyle ağır hasarların arkasından çalışabiliyor ancak.

Kısa- uzun tüm ayrılıklarımızda aslında bitmediğine inanmamdı bana güç veren şey. Güngelip gerçekten bittiğimizi düşündüğümde ise içimin boşaldığını hissettim. Önceleri boşalan şeyi zehre benzettim ve kangren olmuş birparçamdan kurtulmuşcasına rahatladım. Çürümüş, mor, sarı ve yeşilin en iğrenç bileşimiyle oluşan korkunç bir tonda kopuk bir kol gibiydin karşımda duran; benim yapabileceğim birşey yoktu artık. Protez kullanmak gibi çözümler geliştirdim zamanla ama hiçbir protez; en iyisi bile birprotez olmaktan öteye gidip ağrıdan tüm gücü tükenmiş bir kolun yerini tutamaz ve insanın sadece bir tane gerçek kolu olabilir.

Sana karşı hissettiğim şeyin ağırlığını elimden geldiğince belli etmemeye çalışıp durdum, beklentilerimikendi sevgimle tartıp belirlemedim, mümkün olduğunca.Hiçbir yapmacık sevgi gösterisi değildibeklediğim. Duyduğunu hissettiğim saygıyı hissedemememdi kolun kopmasının nedeni. Çocukken oluşturduğum ve yıllar geçtikce sınırları netleşen herkesten koruduğum kişisel bir alanım vardı benim; oraya sen bile giremezdin üstelik. Yaptığın yanlışı bu alana hakaret olarak algıladım ve en değerli şeyimi - kendime saygımı- kaybetmemek adına ne kadar aksini istesem de- bunu görmezden gelemedim, ayrıca bu seferherşey o kadar açıktı ki....

O ayrılık dönemi boyunca uykumdan defalarca yalnızlık boşluğunun yarattığı ağır, mide sancısına benzeyen sancılarla uyandım ve defalarca uyuyamadım. İnsanlar saygısızlık olarak adlandırdılar yalnızlığımı; bu kadar insan varken etrafımda ve çoğu beni seviyorken üstelik; kırmadan, üzmeden yapayalnız hissetmemi açıklayamadım. Saklamayı seçtim bir süre ama oynamayı beceremedim ve kustum. Yine uykuya saklandım,sürekli uyumak istedim. Yönünü kaybetmiş seyyahlara döndüm... Döndüm döndüm sende durdum; döndüm döndüm yine seni buldum karşımda. Bu döngüden sıyrılabilmekçok zaman aldı, çok yara açtı; geçen zaman yaraları tam olarak kapatamadı. Sevindim de, üzüldümde mutlu da oldum ama hiçbir şey hissetmedim; sanki ruhum narkoz etkisinde gibiydi . Seni sevmemi daha da önemlisi vazgeçemememi sağlayan seni tüm varlığınla hissedebilmemdi bu dünyada. Narkozlu süre uzun sürdü.... Tüm bunları yaşarken hep haberler alıyordum varlığınla alakalı. Sen bir yerlerde, benden ayrı yaşıyordun bir şekilde. Ve hayat devam ediyordu. Mevsimler gelip geçiyordu; insanlar girip çıkıyordu her mevsim; ama içimin saati durmuştu epey önce. Ve duran saatler bile günde iki kere doğruyu söyler ironisine tutunuyordum tüm gücümle. Gücümün bittiği anda sen yine katıldın oyuna; ne kadar kabul edemesen de bu sefer sen bile bile girdin oyuna. Narkozdan çıkarken insan çok üşür, titrer hatta... Soğuktan ölecek gibi olur, dayanamaz uyuyakalır. Kalktığında üşümüyordur ve hiçbir şey hatırlamıyordur. Ben uyanırken heyecandan sersemlemiştim. Karşımda oturmuş Seninle ne zaman çakışacağız diyordun; sen miydin bu kadar romantik konuşan yoksa her erkeğin başvurduğu o ünlü seslendirme sanatçısı mıydı? "Ne zaman doğru zaman?"diyordun; "Sen de beni seviyorsun" diyordun; "Bu sefer farklı" diyordun. Ben hiçbir şey anlamıyordum, saçma bir şekilde tatlı yiyordum, elin elimi tutarken ben tavuk göğsü yiyordum. Konuşmayı sürdürüyordun; ne güzel şeyler söylüyordun.Bu kadar gerçek bir rüya olamazdı; elinin sıcaklığını duyuyordum elimde; böylesine rüya gibi bir gerçek olamayacağı gibi. Senin içinde yok mu hiçbir şey artık dedin; zamanla küllenen duygulardan bahsettin. Ben salakça birşeyler geveledim, içimi dinledim; durmuş olduğunu çoktan unuttuğum saate baktım; doğru zamanı gösteriyordu; şans işte....

Evet dedim, neye olduğunu bilmeden "Evet" dedim. Gayet sakin oturuyordum karşında ve Tavuk göğsü yiyordum ama içimdeki kızçocuğu çığlık çığlığa koşuyordu; keşke bir an bile olsa görseydin onu.... O dönem boyunca, bir gün görmesem seni sanki yıllardır görmüyormuş gibi özlüyordum. Kızıyordum herşeye çünkü çok korkuyordum. Sanki birşeyleri telafi etmek için hep birlikte olmak istiyordum yada sonraki zamanlarda daha da az ve nihayet görüşmeyeceğimizi öngörüyordum bilinçsizce. Şaka gibi, rüya gibi, masal gibi; normal zamana göre 10 hafta; bana göre çok daha fazla; sana göre ne kadar bilmiyorum! Her şaka, her masal ve her rüya gibi bitti gitti... Avcumda bir hiç, ağzımda acı ama güzel bir tat, kalbimde hayal kırıklığı kesikleriyle birlikte bitti. Hazmedemediğim, talep etmediğim halde kazandığımda çok mutlu olduğum birşeyi nedenini bile bilmeden kaybedivermek. Bir ilişkinin bitişi değildi beni bu kadar inciten; çocukça belki ama gerçekten bu değildi incitici olan. İlişki bile diyememiştim ki zaten yaşadığımız şeye sahiplenememiştim daha, bittiğinde; belki gerçekten şakaydı! O şaka bizi daha da azalttı. Ben sana hayatımdaki bir sürü erkeğin rolünü birden vermiştim. Bu hem sana, hem o rollerin gerçek sahiplerine hem de bana haksızlıktı. Her yönetmen bazı oyuncularını kayırır; ben hep seni kayırdım; bu durumda filmin başarısının sana endeksli olması doğal bir sonuç. Sen filmin galasına; yıllarca düşlediğim finale içkili geldin. Gala fiyaskoya dönüştü; işler kontrolden çıkmıştı; hiçbir şeye müdahale edemedim. Sen tüm kızgınlığını o reklam panosundan alırken ben hiç korkmadığım kadar korktum. O yumruk bana da gelebilir diye değildi korkum. Bir insanın bu kadar sinirlenmesi zaten beni üzen ve gerginleştiren bir durum olduğu halde üstüne üstlük bu insan sen olduğun içindi... Ne olduğunu bilmediğim bir şey seni bu kadar kızdırıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Bunu konuşamayacak kadar yabancılaştığımızı henüz farkedememiştim. Kızamadım galayı mahvettiğin için, önemli olan sendin yine....

Film bir daha oynatılmadı; gala son gösteri oldu! Hiç basit bir hayal kurdun mu bilmiyorum! Yani sadece güzel bir akşamı kurguladın mı düşlerinde? Tüm detayları teker teker uğraşarak oluşturduğun bir hayal-gece... Kurduysan ve gerçekleşmediyse ne hissettiğimi anlarsın amaeğer yoksa böyle bir hayalin; uçtuğunu hayal ederek saatlerce uğraşıp rengarenk kuyruğu olan bir uçurtma yapan küçük bir çocuk düşle; uçurtmayı elinden bırakır bırakmaz kaçırdığını görmeye çalış düşünde. Hayal kırıklığının şiddetini anlamaya çalış ve kimseye kızamamanın gerginliğini. Eğer uçurtmalar yapmış biriysen en azından bunu anlayabilirsin. Gala son görüşmemizden önceki son görüşmemizdi. Ertesi gün beni aramıştın, yaptıklarını açıklamaya çalışıyordun. Mazeretin vardı; kendini iyi hissetmiyordun vs.... Evet bir terslik olduğunu ben de farketmiştim ama galayla ilgili değil sadece; oyunun kurgusunun temelinde biryanlış, bir terslik vardı. Kişisel bencilliğin doruk noktasına varması tanısı koyuyorum ben senin bu iyi olmama haline. Bir galayı mahvetmek için "iyi hissetmiyordum" aciz kalıyor; daha önemli şeyler olmalı bu hoyratlığı açıklayabilmek için. Ben seni açıklarken; yaptıklarını kabullenirken hep hayata küslüklerini,kırgınlıklarını kullandım-esasaldım. Çok acı çekmeyen çok acıtamaz karşısındakini lafına inanmaya zorladım kendimi. Yaptığım tanımlamayı ağır bulduysan bu mazeretleri ödünç verebilirim sana.

Sonra ben sustum sen de sustun; sen aramadın sormadınben de... İkimiz de yeni sorunlar yerine sorun yaratmamelekesi olmayan geçmişle idare etmeyi tercih ettik sanırım. Sonunda, şu dünyada en sevdiğim kavram sayesinde yani tesadüfen karşılaştık seninle. Aynı anda aynı yerde kesişebilmek olağanüstü bir şey bence! Seni gördüğümde bacaklarımın titrediğini görmemen için dua ettim.Yüzüne bile bakamadım doğru düzgün ama hiç değişmemiştin gördüğüm kadarıyla; biraz bakımsızdın, yoğundun herhalde o günlerde.

Aynı görüntü, aynı bakışlar... Hemenkaçırdım gözümü senden; ne hissettiğimi anlamanı istemedim. Birine çok yakın olduktan sonra buz gibi durmak karşısında zorlayıcı ve acıtıcı bir şey. Boynuna atlayıp sana sarılmayı isterken öyle saçmalamak, nefret ediyorken bile yan yana olmayı istemek.... Kabul edilebilir değil! Sen ne hissettin? Neler geçti kafandan acaba? Dramatize etmek istemesem de kafamda hiç böyle bir son hayal etmiyordum. Pek birson düşünmemiştim de aslında. O dostluğu koruyabiliriz gibi geliyordu ama ne yaptıysak sadece daha kötü hale getirdik o kadar. Miadı mı doldu, herşeyin bir sonu var mıdır mutlaka? İsteyerek yaptığımız şeyleri sonuçlarını öngörebilseydik yine yapar mıydık? Bile bile yaparmıydık yine her yaptığımızı? Ben yapmazdım; kaybetmemek için bu güzelliği herşeyi de yaşamayıverirdim. O zaman tadı yine böyle birgarip mi olurdu bilemem ama durdururdum kendimi. Şuan beynimden geçen düşünceler en net, en objektif haline kavuştu diyebilirim. Zaman bir sürü şeyi aldı götürdü beraberinde. Geriye kalanlar aralarında Güzel, kötü, sıradan, olması gereken ve belki bir daha aslalar olarak ayrılıyor. Belki bir daha yakalayamayacağımı düşündüğüm birşeyi farkedip üzüldüğümde çok acı birşey giriyor lafa ve başlıyorum mukayese yapmaya. Kararım yok henüz; şimdiye kadar öğrendiğim yaşamda; içindeki boşluğu dış faktörlerle kapatmaya çalıştığında hep eksik kaldığın. En iyi sonuca ancak o boşluğu kabul edip ona boyun eğdiğinde ulaşabiliyorsun, eksikliğinle tam oluyorsun yani sonunda.... Binlerce kez şikayet etmeme rağmen bu kadar yıl seni sevmemle ilgili bir çıkarsamam da; bu sevginin çocukken kurduğum sevgi ilişkilerine benzemesi. Her ne kadar gençlik dönemlerimizde tanışmış olsak da çocukluk arkadaşlıklarında yakaladığımız ve tüm hayatımız boyunca herkeste arayıp durduğumuz karşılıksızlık barındırıyordu bu ilişki. Karşılık gözetmeksizin karşındakini sevebilmek. Çocukken kavga edip bir gün sonra hiçbir şey olmamış gibi oyun oynardım ben arkadaşlarımla ve yüzsüzlük olarak adlandırılmazdı bu o yaşlarda. Bu ilişki ile çocukluk arkadaşlığı arasında kötü bir benzerlik da acıtma şiddeti konusunda var maalesef. Herkes çocukların en gaddar kelimeleri bile kolayca söyleyebildiğini bilir. Bu onların henüz toplumsallaşma törpüsünden geçmemesinden ve vahşiliklerini yitirmemelerinden kaynaklanır. Peki ama biz; görüntüsel olarak iki yetişkindik, üstelikherkesin bizimle ilgili ortak kanısı yaşımıza kıyasla olgun kişiler olduğumuzdu.

O zaman nasıl bu kadar vahşi olabildik? Bol bilinmeyenli bir denklem ve benim hayatımın hiçbir döneminde matematikle aram iyi olmadı. Ben çocukluk arkadaşlarımı genelde korurum. Yaşadığım son 18 yıla şahit insanlar var etrafımda. O arkadaşlarımın yaraları bacaklarımda, kollarımda hala durur. Her yara, her iz bir insanı anlatır kendince, durup dinlesen kimbilir neler der ama vakit yok dinlemeye. Herşey o kadar hızlı ve o kadar önemli ki kimsenin yaralara kulak verecek zamanı yok bu çağda. Bir insanı çok sevmek duygusal rahatsızlık olarak adlandırılırken ben yaralardan bahsedemem!

Ben, bedenimde ve ruhumda izi olan tüm insanlarla birlikte nefes aldığımı-yaşadığımı hissediyorum. Bazısının sesi yüksek, bazısı konuşamıyor ama hiçbir yara tamamen silinmiyor. Ben önde yaşayıp giderken arkada çok sesli bir orkestra eşlik ediyor. Senin sesin de belli belirsiz olsa da sürekli yer alıyor bu müzikte.

Düşüncelerimin böyle netlik kazanması uzun bir süre sonunda gerçekleşebildi. Bu süre boyunca kısa-uzunyollar gittim geldim; sonunda iç bükey bir yolculuğa başladım. Tam olarak ne oldu da başladı emin değilim. Her insana olur bir gün diye düşünüyorum yani sıradan buluyorum yaşadığımı. Aklı başında herkes bir noktaya gelir ve kendine bakar. Gerçek bir aynadan bakar gibi bakar hayatına, ruhuna. Tüm çıplaklığıyla ve çirkinliğiyle görüverir herşeyi. Güzel-çirkin birarada durur karşısında, başedebilirse ne ala devam eder yoluna; edemezse tökezleyenler grubuna dahil olur. Bunca yıldır hiç bakmadığım kadar bakıyorum ben de kendime. Şiddetten uzak dingin bir fırtına yaşıyorum. Sessizce devriliyor inandığım birsürü şey gözlerimin önünde. Gördüklerim garip, değişik, acıtıcı, komik bazen de... Her üzüntüm, her sevincim artık daha değerli; çünkü sağlam dayanakları var duygularımın. Herbirini sorgulayıp benimsiyorum. Şuan kalkış noktasında olduğumun farkındayım; nereye varacağımı ve bu yolculuğun nelere malolacağını henüz bilmiyorum. Koltuğumda oturmuş yanıma aldığım dünlerimi düşünüyorum. Birşey unutmak istemiyorum giderken çünkü geri dönmeyeceğim varacağım yerden. Dünlerim arasında önemli bir yerin var; yazı sana dair olduğu için değil bu vurgu gerçek öyle. Senden öğrendiğim başka bir şey bu; içimdeuyandırdığın şeylerin uyanışında sen sadece bir araçsın, öncesinde kımıldamaya başlamış birşeyler seninle şekillendi. Bu ne yüceltici ne de basitleştirici bir tavır. Pembe dizilerden hayatadair dersler çıkardığımı itiraf ettiğimde sen "Bu diziyle ilgili değil seninle ilgili" demiştin. Evet, bu da tamamen benimle ilgili bir şey.

Umarım anlarsın! Anlarsın biliyorum. Ne kadar yıpratıcı ve zor olsa da ben bu yolu birbaşıma katetmek niyetindeyim. Bunu başarmak yada başaramamak da tamamen benimle ilgili olmalı. Bu yüzden yalnızlığı seçiyorum ve seçilerek yaşanan yalnızlıkları seviyorum. Geçmişle ilgili uzun uzun düşünüp kendimi belirleyebilmek istiyorum. Yaptığım yanlışların nedenlerini anlamak kendimi tanımaya çalışırken en büyük yol göstericilerim oluyor. Acı duymaktan gizliden gizliye zevkalıp herşey yolundayken sorun yaratarak mutlu olabilen çok sayıda insan biliyorum. Bilerek hata yapıp sonra şikayet eden insanlar bunlar. Suçlayacak birşeyler bulup kendi hatalarını uzun süre görmezden gelebilen insanlar. Bu tip insanların normal insanlar olmadığına dair kesinliğe yakın bir fikre sahibim. Göreceli normallik anlayışı göreceli kötülük anlayışı falan filan.. Böyle birtartışmaya girmek gelmiyor içimden. Merak ettiğim sadece, karşındaki insanın böyle bir insan olduğunu anladıktan sonra yaptığın her kötülüğü onun mutluluğu için yapmış olduğunu söyleyerek yapılan bir savunmanın geçerliliği o kadar.....

Bana bir gün Hep böyle kalalım, kavga etsek de dövüşsek de hiç değişmeyelim demiştin. Bende hep bunun derdindeydim; değişmeyelim. Ne olursa olsun, ne olursak olalım, hiç görüşmesek de bu dileğimiz değişmesin birbirimiz için. Mutlu olalım... Hayatta dönüp baktığımız noktalarda içimiz pişmanlıkla burulmasın. Kabullenemediğimiz hayatlarımız olmasın hiçbir zaman. Yazının bu kısmında en iyimser hislerimi konuşturma gereği duyuyorum. Sana duyduğum saygının bitmemesi adına ne gerekiyorsa yapacağım. Yaşanan her güzel an ın sayılır hatırı değil sadece bunun nedeni; gerçekten kötü şeyler geçmemesi içimden artık. Umarım hayallerini yaşarken yeni hayaller için çabalarsın; kendine çok zarar vermeden her dileğine kavuşursun.

Gökyüzümüz aynı nasılolsa der avunuruz ilerde. Aynı göğün altındaayrı ayrı noktalarda, yeni oyunlarda buluruz kendimizi gelecekte. Bizi o oyunları oynamaya iten belki geçmiş bir oyun olur; belki farkına bile varmayız bu nedenin hiçbir zaman. Ama bir şiir duyarız tüm bunlar olurken, bir yerlerden Nazım'ın söylediği; kimsenin anlamadığını sanırızyaptığımızı; bir ayna olursa bir de etrafta gizlice göz kırparız kendimize. Nanik der herşeye herkese, belki aynı anda farklı şeylere nanik yapar kaçarız. Birşeylerden kaçarken belki yine rastlaşırız; kimbilir !

Dolunaylı Körfezi Takip Ederken

Dolunay: İnsanoğlunun iç seslerinin yükseldiği, ruhsal duyarlılığının arttığı, enerjisinin yükseldiği, ayın en güzel hali. Bulutsuz bir gecede dolunayı takip etmek kovalamacasında çok kaybolan ve deliren olduğu söylenir. 


         

Her olayı anlayamaz insan, olayların başlangıçları net değildir çoğu zaman; zaman denilen kümülatif an’larda. Neyin, nerede, nasıl başladığını analiz etmek için öncelikle başlangıcı ilk hissettiğiniz anı çözmelisiniz. Sonrasında peşi sıra his değişikliklerinden yola çıkarak anlayabilirsiniz  belki yaşadıklarınızı...

Ben sen’i düşündüğümde Çözüm kavramı geliyor beraberinde zihnime, ruhuma...



Ben problem üreten bir insandım öncesinde... Aynı şeyler her tekrar ettiğinde kızıyordum tanımadığım suçlu’lara. Bu kaotik ve sinir bozucu bir durumdu....
        
Bu yöntemi kullanarak ve bu verilerden yola çıkarak sen’i anlamaya çalıştığımda ise.. 

Duygularımı rasyonel metodlarla anlamaya çalışmam çok ironik gelse de engelleyemediğim birşey....



Seninle saçma bir problemi beraber düşünerek çözmemiz aklıma geliyor ilk önce... Evrende yalnız olmadığımı anlamanın keyfini yaşadığımı ayırt ediyorum bu ilk fotoğraf karesiyle birlikte...

Çözülmesi gerekli problemler arayıp bulmuştum bu yüzden defalarca... Sana bir şey sorduğumda, karşımda düşündüğünde, seni izlemek için ve cevaplarkenki ışıl ışıl gözlerini görebilmek için.


Seni düşünürken izlemeyi çok sevdiğim için....
      

Bir başkasıyla beraber aynı anda ve bazen aynı yönde bazen karşıt olsa da hep aynı motivasyonla düşünebilmek heyecan verici; hatta lunaparkta tepetaklak dönmekten bile daha heyecanlı bu durum. Ortak geliştirdiğimiz tüm fikirler ve bulduğumuz çözümler bu yüzden  kıymetli bu kadar.



Motivasyonumuz ise “Olanı kabullenememe ve iyiye ulaşana dek yol alma” üzerine kurulu bir  hayat denklemine dayalı. Bu yolda yapılan herşey, her nasıl yapılıyorsa öylecene mübah.

Ondan kızgınlıklarımız kalıcı değil birbirimize ve ondan daha fazla yaklaşıyorum  her ağladığımda sana.


Sona ne kadar var yani iyiye bil(e)miyorum.
      
“An”lar kalırmış diye yarattım birçok yaşadığımızı, onları yaşamak mı yoksa yaratmak mı daha önemli unuttum vardığım bu noktada. Yani resimlerden fotoğraf yaptım sen farketmeden. Bu onları  sahte yapmaz değil mi? İnsan yaşadıkları üzerinde kırma-dökme-bozma-ve yeniden yapma-düzenleme-süsleme vb. her türlü hakka sahiptir değil mi? Ben de biraz süsledim sıradan “An”ları. Sen’i ve ben’i daha mutlu edeceğini düşünerek. Tam bir nokta koyamadım bu paragrafın sonuna. İzi kalan ve izlediğim filmlerle yeniden zihnime doluşan bir sürü görüntü/resim/fotoğraf var; bir YOL filmi oluyorlar birleşince. Yol Filmleri, en uygun simge, bu süreci açıklamak için. Çünkü Yol’lar insanın ruhsal evrimini tamamlaması için gerekli şartlara sahiptir. Sürpriz, problem, değişim, bağlılık duygusunun bulunmaması vb. tüm şartlar mevcuttur Yol’da. İnsan büyüdükçe sürprizlerden  korkar, problemlere karşı soğukkanlılığını geliştirir, giderek daha zor değişir ve değişime tepki gösterir, aidiyet gereksinimi duyar fakat mevcut aidiyetlerini de yitirir ve komik bağımlılıklar edinir.. Yaşlı bir ağaç gibi kalın kabukları oluşur; kurtlanır zamanla yine de..
      

Sürekli seyehat ederseniz başlangıç noktasının silinip gitmesi gibi bir son, muhakkaktır. Ve muhakkak olan bir başka şey de yol uzadıkça / büyüdükçe yeryüzünde hemen hemen
herşeyin birbirine benzediği hissine kapılmaktır. İnsan farklı olmak ister, farklı’yı sever.....



Film başlangıç sahnesi:

Ay  Dolunayken, bir körfeze girer araba. Adam çocukluğunu anlatır kıza. Kız anlatılan çocuğu görür o an karşısında ve anlatılan yaşta. Çocuk, mutsuz, ürkek ve kötü işte.... Kız, adamın içini görür o konuştukça; iç tertemizdir; her ne kadar kirliyim dese de kendi; laf’tır sadece kirliliği. Körfez’de dolunay aydınlığında aşık olur kız adama. Kız adam’ı gerçek’ten çok sever... Sadece bedeni değildir aşkının metası;  çocukluğudur, çocuğudur, sözleridir, gözünde  gördükleridir ve en önemlisi hisleridir. Kız çoğalır, adamın çokluğuyla... Tüm bunlara  zihnini ekler zamanla ... Zaman katar aşkına, aşkıyla karışır zamana. Zaman, zaman içine girer;  günler doğmaz akşam olmaz bir zaman yaşar normal zaman içinde.
       
Tüm normallikler içinde büyülüdür yaşanılan; kanılan, genel doğrulara göre koca bir yalan.

Genel doğruları hiç   bir zaman esas almaz kız kararlarında. Çünkü bilir ki “İnsanlar, hayat tecrübelerinden çıkarımlarını bir başkasına aktarırken çoğu zaman cimridir ve  objektif değildir”. İnsan insanın kurdudur  ve “gerçekten” çok az insan bir başkasının mutlu olmasını gerçekten isteyebilecek bir ruha sahiptir. En samimi söylemler bile analiz edildiğinde yosun  rengi sahtelik bulaşır  elinize.Kümülatif an’larınızın sizi getirdiği noktada hesaplaşmaktasınızdır: O ana kadar, bağırarak bile sesinizi duyuramadığınız insanlar görmüşsünüzdür ve sessiz anlaşmalara hasret kalmışsınızdır.

Bu nedenle tüm korkularınıza rağmen ona yaklaşmaktan alıkoy(a)mazsınız kendinizi. Bu nedenledir kocaman bir balonun içinize bir türlü sığamaması hissi.... Daha önce hiç

Gülmediğiniz gibi gülersiniz, öpmediğiniz gibi öpersiniz, bakmadığınız gibi bakarsınız.

Bilirsiniz o size  sözlü/süz herşeyi anlatmaktadır ve herşeyi anlatacak kelimeler zaten mevcut değildir. Birini “anlamak” ne zordur bu çağda; ve anladığınıza emin olduğunuz birini
kaybetmek ne kadar gereksiz. Sessiz uzun saatler sıkmaz ikinizi de... Çünkü ruhların sessiz anlaşması daha çok şey doğurur...
    
Hiç öncekilere benzese bu kadar mutlu/suz eder mi sizi? Benzersiz bulmanızdandır yaptıklarınız. Siz mutlusunuzdur ve bu az yaşadığınız bir durumdur. Eğiminiz yüksektir mutsuzluğa... Gerçeklerle barışmış olsanız bile yeterli değildir bu mutluluğa... Barışık bir ruh, mutlu olmak zorunda değildir her zaman....

Film için gerekli alt metin.... (Oyuncu’nun rolü giymesi için önemle üzerinde durulmalıdır.)

Oyun boyunca yaptığınız komik şeyleri büyük bir ciddiyetle yapmalısınız. En ciddi işi yapar gibi görmeli izleyici sizi. Ve siz sayın oyuncu, hayattaki klişeleri unutmalısınız sahneye çıkmadan hemen önce.

 
Mutlu etmelisiniz dolayısıyla önce mutlu olmalısınız. Siz
mutlu olmazsanız kimseyi mutlu edemezsiniz. (Oyuna bir kez kaptırırsa insan kendini, en iyi performansını sergilemeli
seyirciler için.. Düzgün oynamalı insan.)  Size söylenen amacı gerçekleştirmek için istediğiniz malzemeyi istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Hayal gücünüzü sakın gerçeklere boğmayın!

Filmin Ortaları...

Yol’un sınırlarını, yol boyunca hep hissettim. Yol’da yaşananların gerçekleşme nedeninin Yol olduğunu düşünüyordum başından beri. Yol bitince hepsinin biteceği içime doğmuştu sanki.

Yol öncesiyle örtüşmeyen şeylerdi yaptıklarımız. “Masala yakın hayal gerçekleşmeleri hali/normal-insani ihtiyaçlarımı uzun süreler unutturacak güzellikler” her nasıl tanımlamak
daha doğru olursa öyle bir tanım bulmaya çalışıyorum.


Birbirinden bağımsız görüntüler, fonda aynı güzel kadının söylediği şarkılar, sürekli değişen manzaralar,  gülüşler, rüyalarda kaybolan kalemler.. Normal zaman dilimlendirmesine göre aynı gün içinde binlerce küçük- güzel şey yaşadığımız, yol... Karşılaştığımız güzel insanlar ve  onlarla paylaştığımız “insani” anları da yol’dan sonra  bulmak zor oldu.

İnsanın en özelini de yol da giderken bulabileceği denk gelir mi bu filmin bir yerlerine, bil(e)mem.

Ama dikkatli bakmak gerekiyor herşeye-herkese. İnsanın etrafı, aynası oluyor çünkü.

İnsan kendi içini oluşturuyor etrafında... Benzer insanları buluyor bir şekilde bir yerlerde...

Aynaya baktığı kadar görüyor kendini. Kendini, gördüğü kadarıyla tanıyor...


Yemek yemekten keyif almam sadece yola özeldi, yorulmak bilmeyen tavrım, dışa dönüklüğüm, sonsuz neşem vb. gibi.... Senin gerçek üstülüğün de yolla ilintiliydi. Bu ilinti o kadar gözümden kaçtı ki yol bitip sen gerçeğe döndüğünde hayallerim kırıldı.... Hayal kırıklarımla seni kesmeye çalıştım.

Seni gerçek olduğun için suçladım acımasızca; oysa hayattı karşım(ız)daki. Kurallarını sev(e)mediğim hayat.
       
Yol bitmek üzeredir.... Aydınlık bir şehirde sonlanmıştır herşey; körfezin yerini Boğaz almıştır.

Denizin ortasında bir Kule korur şehri.... Küçük beyaz bir
kule ne kadar koruyabilirse kocaman bir şehri; o kadar koruyabilirsiniz kendinizi bu şehirde boğaza karşı.... Boğaz, her an sizi içine alıp yok edebilir....

Uzun bir yolun sonunda; Şehirler, insanlar, sesler karışır birbirine ve kaybolur sonunda; eğer ay, Dolunay’sa. Önce yitip gitmek gerekir başlamak için... Yitip gidebilmelisin ki bir başka dolunayda doğabilesin.... Bu bir doğa realitesi; her ne kadar istemesen de kabullenmelisin.
      
Denklemin bileşeni kadar reel; çözebilmek için kabul etmeyi bilmelisin hayatı. 
       
Film biter, oyuncular isim isim geçer ekrandan el sallayarak .....

Bir yol filmi gibi anlatmak seni ve bu filmde kendimi anlamak nedense, çok komik.....

Gülüyorum aklıma geldikçe.... Kendi kendine gülene ne derler hiç önemsemiyorum.










Ben Bir Domuz_Kelebeğim Uçmaya Çalışan

Gün ışığının sarsan, gözünün içine giren ellerine karşı koyamadı kadın. Gerine gerine yatağın içinde uzadı. Gözlerini açamıyordu bir türlü; yeni evinde ilk sabaha. Azar azar uyanırdı o; birden "günaydın" olamazdı hiç bir sabah. Sabahlar günün en nefretlik kısmıydı.

Yatağın içinde biraz daha uyuyabilmek için zorladı kendini; çok güneş vardı, uyunamazdı bu kadar güneşle. Ağzında kötü bir küf tadı vardı; bünyesine göre çok fazla içki ve sigara içtiğini hatırladı, başındaki zonklamayı farkedince. Akşam ölmüştü sanki de cesetti şimdi. Uyku dinlendirememişti onu; ne kadar uyusa yetmezdi zaten bu kadar sigara ve içkiden  sonra. Yere basar basmaz denge konusunda da sorunları olduğunu hissetti, yatağa oturdu; eliyle başını sıktı hızlı hızlı; geçmedi. Zonk zonk zonkluyordu başı. Beş on dakika daha yattı; biraz daha iyi hissedince kalktı, yatak odasının karşısındaki kapısı açık banyoya girdi; kapıyı kapattı. Önce, herşeyden önce dişlerini fırçalamalıydı; hatta hoş kokulu gargarasını da kullanmalıydı bu küf tadından kurtulabilmek için. İçerken herşey güzel de bu ertesi sabahlar olmasa! Dişlerini fırçaladı, gargarasını kullandı, yüzünü bol suyla yıkadı; ama dirilemedi bir türlü, yarı zombiydi hala. Saçlarını banyo dolabının üzerinde bulduğu bir tokayla topladı, şofbeni yakıp duşa girdi.

Sabahlara duyduğu nefrete çok yakın bir nefret duyuyordu suya karşı. Sadece deniz olmasını severdi suyun. Duş bir gereklilikten bir zevk haline dönüşemedi hiçbir zaman onun gözünde. Apar topar yapılan duşlar bile ne işkenceydi! Duş yaparken sarhoşluk sendromundan iyice sıyrıldığını hissetti. Duşakabinin kapısını açıp ıslak ayaklarıyla banyo fayansına basarak kapının arkasındaki bornozu aldı ve giydi. Evde tam olarak yerleştirilmiş tek yer banyoydu. Orada burada, üzerinde içinde ne olduğu yazan kağıtlar bulunan koliler duruyordu. Bir haftadır iş çıkışları buraya geliyor ve yavaş yavaş yerleşiyordu. Banyodan çıkıp yatak odasına girdi. Şirin pijamalarından birini giydi. Sarı kısa kollu bir üst ve gri bir şorttan oluşuyordu giydiği pijama; bir markanın çocuk koleksiyonuna aittiler. Alışveriş yaparken kadınsı çamaşırlar ve geceliklere yaklaşıp bakmazdı bile.









Pijamaları giyip boy aynasının karşısında kendisine bakarken "Belki bu yüzden bırakmıştır beni" diye geçirdi aklından; "Seksi olmadığım için". Oysa hiç şikayet etmemişti ki Cem bundan. O da severdi böyle gösterişsiz şirin pijamaları. Severdi, severdi... Sever miydi? Sevdiğini söylemiş miydi hiç? Zorladı kendini, hatırlamaya çalıştı; yüzüne nemlendiricisini sürerken. Hiç böyle memnuniyet belirten bir cümle hatırlayamadı. Gerçekten bu yüzden gitmiş olabilir miydi? Bir erkek, bir kadından az da olsa mutlaka seksi giyinmesini bekler miydi? Söylememiş olsa da bekler miydi? İlk terk edilişi bu pijamalar yüzünden mi olmuştu yani? Giderken başka şeyler söylemişti oysa "Seni seviyorum; ama bu ilişkinin beni körelttiğini düşünüyorum. Seni o kadar seviyorum ki bu benim başka şeyler yapmamı engelliyor; hiç yazamıyorum, daha doğrusu yazmak için çabalama isteğimi bile yitirdim ben". Aynen böyle dedi. Ezik, kısık ama kızgın bir sesle; kadının tam kalbine fırlatılan bu mermilerdi. Keşke sebep bu sarı pijamalar olsaydı, keşke! Çıkarır atardı tüm çocuk giysilerini, hep kırmızı iç çamaşırları giyerdi, saten gecelikler alırdı her renginden, makyajlı dolaşırdı yirmi dört saat; ama bunu istemiyordu Cem. O, bu sevgiden korkuyordu, bu sevginin kendini bitirdiğini söylüyordu. Vuruyordu her sözüyle; kadın ağlamasına engel olmaya çalışıyordu ama hıçkırıyordu sürekli. Cem vuruyordu, kadın hıçkırıyordu. Cem de kadın da susmuyordu. Ne çok öfkelenmişti Cem, ne çok düşünmüştü söylediklerini kim bilir! Kadın çaresizdi "Peki, seni artık bu kadar sevmeyeceğim" diyemezdi ki! Yapamazdı ki bunu; ikisi de yapamayacaklarını biliyorlardı az sevebilmeyi. Bu sevgi onları iyice öldürmeden ayrılmalıydılar. Cem bunu diyordu sesini yükselterek, başka çare olmadığını haykırıyordu kadına; vuruyordu kalbinden kadını; kadın hıçkırarak ağlıyordu. İnsan severken, sevdiği için, sevdiğinden öldüğü için sevgilisinden ayrılır mıydı hiç? Nemlendiriciyi yüzüne yedirirken bunları düşünüyordu; hep düşünüyordu zaten bir aydır. Tam bir ay çarpı yirmi dört saattir; yani yedi yüz yirmi saattir, bilmem kaç bin dakikadır. Hiç aramadı Cem, kadın da hiç aramadı. O da düşünüyor mudur acaba yedi yüz yirmi saattir? "Ne bileyim" dedi yüksek sesle ve müzik setini açtı; radyoda dışarıdaki güneşli güne uygun hareketli bir şarkıda durdurdu frekans ayarladığı düğmeyi; kendi de durdu, tekrar aynanın karşısına geçti. Aynanın arkasından bir ay öncesine  kadar önünde, sağ üst köşede duran fotoğrafı çıkardı. Baktı, baktı... Bir yıl baktı fotoğrafa; "Bir yıl" dedi "Bir yıl her şey yolunda gitmişken, hiç bir sorun yaşamamışken ilk kez birine hayatıma eşlik edecek erkek diye bakmışken niye gitti?" diye sordu fotoğrafa. Başının zonklamasını duşla halletmişti de bu kalp zonklamasını kırk hamama girse düzeltemeyeceğini, iyi edemeyeceğini düşündü. "Ah Cem" dedi ; içten, küskün, buruk dış sesiyle."Engel olamadım bu kadar sevmeye, seni bu hale sokmaya hakkım yok; seni öldürüp yok etmeye. Ben varoldum derken bu sevgiyle demek seni yok ettim." Güneşli güne ve radyodaki hareketli şarkılara hiç uygun düşmeyen ve giderek arabeskleşen duygu cümlelerine son verdi kafasında. Sarı ve gri pijamalı kadın odasından çıkıp salona gitti. Salon gecenin bütün ağırlığını taşıyordu hala. Ne kadar sigara içmişlerdi böyle! Hemen açmalıydı camı ardına kadar.

Şimdiye kadar oturduğu en güzel evin camıydı açtığı bu cam. Boğaz görünüyordu salondan. Yedinci kattı; en üst katı  apartmanın. İki yatak odası bir salonu vardı evin. Boğaz manzarasını köprü kesiyordu orta yerinden. "Ne güzel"dedi. "Ne güzel sonunda böyle bir evde oturmak".  Biraz olsun iyi gelmişti bu evi bulmak; Cem'in onu terk ettiği evde kalmak istememişti. O gecenin kötü hatırasını da öncesindeki güzel hatıraları da unutmak istiyordu. Beklemediği bir acıydı bu ve çok sarsmıştı onu. Cem  onu, o da evi terk etmişti; arkadaşlarında kalmıştı bir süre. Orada burada, dağınık bir kafayla dağınık bir hayat yaşamıştı bir ay. Sonunda ev aramış ve şansı  yaver gidip burayı bulmuştu. Verdiği paraya değmişti. Küçük, şirin ve rahatlatıcıydı bu ev; üstüne üstlük arka taraftaki yatak odasından küçük bir terasa çıkılıyordu. Yıllardır istediği, hayal ettiği evdi. Terasında çiçek yetiştirmeliydi; bir sürü çiçek; açan açmayan, küçük büyük. Çiçek iyi gelirdi ona. Kötü olduğunda çiçek beslerdi, düzelince arkadaşlarına dağıtırdı  yetiştirdiği çiçekleri. Onun depresif dönemlerinin küçük delilleri arkadaşlarının evlerini süslerdi sessizce.  Zaman  geçmezdi  yoksa. "Bir  sürü çiçek almalıyım" dedi; "Hepsinin farklı bakım kuralları olan bir sürü çiçek; çiçek Cemsizliğe iyi gelir belki! "

Köprünün kestiği boğaza bakan büyük salon camının önüne sallanan, ikinci el, kahverengi sandalyeyi koymuştu. Bu manzara için yapılmıştı sanki sandalye. Mavi deniz, gri köprü, kahverengi sandalye.... Orda oturup saatlerce kitap okuyacağını daha onu oraya koyarken düşünmüştü. Saatlerce kitap okunabilirdi bu manzarayla. Anti-depresandı sanki manzara; terapiydi o sandalyede sallanmak. Bu manzaranın karşısında sallanarak kitap okumak düzeltecekti onu; biliyordu bunu. Eskicide gördüğü an vurulmuştu ona; cebinde ne kadar para varsa çıkartıp saymıştı hemen; yetmiyordu parası almaya sandalyeyi.; korktu başkası alır diye, yalvardı eskiciye indirim yapsın da alabilsin diye; yalvardı adeta. Eskici iyi biriydi; anladı ne kadar istediğini kadının sandalyeyi ve verdi cebindeki paraya. Kadın çok sevindi ; sandalyeyi alıp atladı taksiye eve getirdi. Cem evdeydi; taksi parasını o  vermişti. Cem de çok sevmişti sandalyeyi; ondan yola çıkarak bir öykü yazmıştı;  çok da güzel bir öyküydü üstelik. Cem bitmemişti demek ki hala sandalye eve geldiği zaman. Cem ne zaman bitmeye başlamıştı acaba; o biliyor muydu bitiş tarihini. Cem saatlerce otururdu sandalyede; oturur onu izlerdi.Kadına bakardı sürekli, nedensiz bir şekilde, huzur dolu. Huzuru bulduğunu söylerdi kadına, kadında. Kadın da bulmuştu huzuru Cem'de. Dingin bir deniz gibiydiler; hiç fırtına çıkmayan dingin bir deniz. Hiç fırtına çıkmayan dingin bir deniz vardı dünya coğrafyasında ve adı Ölü Deniz'di. Cem de ölmüştü kendi denizlerinde, Ölü Deniz gibi fırtınasız bir denizde ölüvermişti; yok ölmemişti de öleceğini hissedip kaçmıştı;  fırtınaya açık denizlere. Okyanus balığı olmak istemişti; Ölü Deniz balığı değil! " Okyanusa açılabildi mi acaba bir ayda? Varabildi mi fırtınaya açık okyanusa?"

Salondan çıkıp mutfağa girdi .Güzel mutfak, yeni mutfak... Ocağa çay için su koydu. Balkon kapısını açtı; ev güneş dolsun diye. Her yer güneş olsun istedi; temizlensin, ferahlasın ev; dün geceki dertli konuşmalar gitsin evden istedi; açtı ardına kadar. Bayat ekmeği dilimleyip üzerine rendelenmiş kaşar ve baharat koydu, yüz seksen derecede ısıtılmış fırına attı. Mutfaktaki masaya kahvaltılıkları çıkardı. Mutfak eşyalarının da çoğunu yerleştirmişti. Eski anılı tabak,  çanak  yeni , anısız dolaplara konmuştu. Mutfakları severdi kadın. Yemek yapmak kendi kendine öğrendiği ve geliştirdiği terapi yöntemlerinden biriydi.

Karnı iyice acıktı, tüm bunları yaparken. Bir saattir ayaktaydı ama ne çok şey yapmıştı,  ne çok şey düşünmüştü. Yavaş yavaş arkadaki yatak odasına gitti. Kapıyı açtı usulca. Burak uyuyordu hala. Burak onun son dönemlerdeki en yakın arkadaşıydı. Kadına hep iyi gelirdi Burak. Kadın şikayet ederken hayatıyla ilgili bir şey hakkında Burak küçümseyici bir tavırla konuşurdu. Kadın bu tavırdan rahatsız olmaz  aksine kendi de küçümserdi sorununu. Mutluluktu Burak;  mutluydu Burak. Herkes gibi üzülürdü elbet ama neşesini asla yitirmezdi . Üzüntüsüne rağmen severdi hayatı, nefes almayı. Kadın onunla buluşacağı zaman özen gösterirdi. Kendini çok saldığı bir dönem neredeyse Burak'ı kaybediyordu. Burak her zaman ciddiyetle neşeli biri olmaya çalışırdı, kadere bırakmazdı  kendini. Kadın da kendini bırakmamalıydı ona göre. Belki korkmuştu kadının o bitik halinden kendi de etkilenir; ciddi neşesini yitirir diye. Kadın insanın onun yanında kendini mahvedemeyeceğini anladı ve toparlandı; bir daha hiç dağılmadı. Cem'in gidişiyle ilgili bile yüzeysel konuştu. Dün akşam ilk kez konuşulmuştu o konu iyiden iyiye. Burak bu kadar çok sevmemişti hiç kimseyi. Biri vardı; yıllar öncesinde çok sevdiği ama taze değildi hisleri. Toparlayamıyordu deneyimlediği şeylerden çıkardığı dersi. Onu yıllar önce yıkan ilişkinin bir sonucuydu belki Burak'ın ciddi neşeli hali. Hayata disiplinle bağlanmazsa neler olabileceğini idrak etmişti de dillendiremiyordu sadece. İnsan bu kadar acı çekip de unutabilir mi? Kadın da unutur mu yani tüm bunları? Burak unuttu mu gerçekten ?  Yoksa sadece konuşursam gerçek olur eski acılar korkusu mu? Burak'ın kalbine de Cem'in kadına attığı kurşunlardan saplanmış mıdır bir zamanlar? Kurşun yarası hiç unutulur mu?

Kadın arkadaşını yüksek ve detone bir sesle şarkı söyleyerek uyandırdı. Burak susması için yalvarıyordu kadına ama başarılı olamıyordu. Kadın ciyak ciyak şarkı söylüyordu. Burak sabahlayan herkesin saatlerce kurtulamadığı mahmurlukla birlikte banyoya gitti. Kadın mutfağa gidip fırını kapattı ama soğumasınlar diye çıkarmadı ekmekleri. Odasına gitti; radyoyu kapatıp cd çalara Vivaldi koydu ve sesini yükseltti; ev Vivaldi dolsun diye...Burak mutfağa geldiğinde hala kendinde değildi. "Ya ne kadar uyuz bir kadınsın sen. Dün akşam Cem diye başımı şişirdin; sabahında bağırarak şarkı söylüyorsun. Bazen insana tedavi edilmen gerektiğini düşündürüyorsun. Hassas mısın, nahif misin , domuz gibi misin anlamıyor insan." "Domuz gibi görünen bir kelebeğim ben Burakçığım, sen aldanma domuza yani; gerçi kelebeklerin ömrü kısa olur biliyorsun. Kelebeğim ölünce tam bir domuz olurum bakarsın!"

İki birbirini bilen dost kahvaltılarını ettiler; kahvelerini alıp salona geçtiler. Kahveleri bitince kadın sallanan sandalyeye geçti, manzarayı izlemeye başladı. Burak kadının arkasına geçip omuzlarına masaj yaptı. Mavi deniz, gri köprü manzarasının karşısındaki iki arkadaş hiçbir şey söylemeden dakikalar geçti. Sessizliği Burak'ın cümlesi öldürdü "Umarım bu manzara dengeni tekrar bulmana yardımcı olur". Ve saçından öptü, arkadaşı Bayan Domuz-Kelebek'in...