25 Nisan 2013 Perşembe

Alışmak ...

Biryere alışmak: 
15. Gun de kalktığında evinde uyanmış hissedersin- en garip havayı bile anlayıp doğru giysiler seçebilirsin-üşümekten kurtulursun-etrafında tanıdık yüzler oluşmaya başlar-en acil ihtiyaçlarını karşılamanın yolunu çözmüş olursun- eve en yakın marketi bilirsin- otobusten hangi durakta inersen ne kadar sürede eve ulaşacağını tahmin edebilirsin-ya da yanlış durakta indiğinde kaybolduğunu düşünmezsin-yeni evde sana ait izler oluşmaya başlar- evin kokusuna kokun karışır bir nebze- gece karanlıkta uyandığında ışığı açmadan banyoya ulaşabilirsin-bıraktığın yeri özlemeye başlarsın- yeni tanıdıklarınla selamlaşmaların sohbete dönüşür- giysilerin biter; yıkaman gerekir, ütülemen gerekir-yollarda kaybolmadan dolaşmaya başlarsın- insanlara karşı ufaktan duygular beslemeye başlarsın- bi yere sık gitmeye başlarsın- tekrar ettiğin davranışların oluşur-daha önce hiç yapmadığın şeylerden zevk bile alabilirsin "futbol maçı izlemek gibi"- yardım istemeye çekinmezsin-tercihlerin oluşmaya başlar her konuda- taşındığın yerdeki insanları uzaylı gibi incelemeyi bırakır onlar gibi olmaya başlarsın- alıştığını farkedip şaşırırsın- birileriyle sokakta karşılaşmaya başlarsın- kelimelerin değişir ve sonra mimiklerin -görmediğin yüzlerini görürsün kendinin-puzzle yapar gibi yeni bir dünya yaparsın kendine kendi istediğin gibi sil baştan ve rengarenk- hayal ettiğin şeyi yaşadığının bilincindeysen ve üstelik hayal değilse bu; bir kadeh şarap içersin-gözün yabancı yabancı bakmaktan görmeye başlar detayları- korku ve endişe azalır- ilkel bir hayvan gibi kendi alanını oluşturursun yeni uzayında-kaç hayat daha var yaşamadığım diye heyecan duyarsın gelecek seferler adına-yolda sokak isimlerine dikkat etmeden yürümeye başlarsın içindeki kedinin yön duygusu oluştuğu için-sadece ayın dolunay hali aynıdır eski dünyayla-telefonuna daha az bakmaya başlarsın-bazı şeyleri kaybetmeye ve aramaya başlarsın "bozukluklar, otobüs kartı"-,  velhasıl heryere alışırsın, korkma....

Londra
25.04.13

19 Şubat 2013 Salı

Ağladım

Dün akşam bir film izledim. Anne olmak, baba olmak, aile olmakla ilgili. Görünen genel eğilimlerden farklı çocukları için orta yaşlarında değişmek zorunda kalan, belki hiç duymadıkları kavramları anlamaya çalışmak için deli gibi çabalayan insanların hikayesi.
Bu hikayeyi izlerken kocaman gözyaşları döküldü içimden; içim düğüm düğüm oldu. Ve tüm bu duyguların üzerine kocaman hafif bir umut bulutu doğdu. Kalbin,  "beyinden, düşüncelerden, değerlerden, yargılardan" daha büyük olduğunu görmek, ağlattı beni. Aile -çocuk ilişkisi/sevgisi, "cinsel yönelimlerden, değerlerden, toplumsal iteklemelerden, ikiyüzlü değerler kümesinden" bağımsızdı ve çok güçlü bir bağdı. "Eğitim, sosyo-ekonomik sınıflar, kadın-erkek" kodlarını baz alamıyorduk bu sevgiyi anlamak için; sadece izliyorduk ve anlıyorduk..

Film,  cinsel yönelimler ve bireyel keşif süreçlerinin hikayesiydi. Çocukluktan itibaren her ne kadar bir yerlerde yazıyor olsa da, herkes tarafından " kadın-erkek" olarak tanımlansak da önemli olan içimizdeki sesti, tanımlamaya ihtiyaç duymayan ve doğuştan orada varolan ses.. Belki de tüm tanımlamalardan farklıydı.. Dış sesler ve zorlamalarla iç sesin çelişmesinin hikayesiydi izlediğimiz. Bu çelişkinin doğal olmasına rağmen ne kadar zarar verici olabileceğiydi her bir hikayede anlatılan. Toplumun ortak sesi, bireylerin sesinden üstün olmamalıydı.

Aile, iyileştirici bir kurumdur. Sadece aile kavramının içinde başka kurumlarda kabul görmeyecek, tolare edilmeyecek tavır ve davranışlar kabul görebilir. Filmde konuşan anne ve babalar, çocukları öğrendikleri tüm doğrulara karşı olan cinsel yönelimlerini ve arzularını açıkladıklarında önceleri "reddetme, yoksayma, karşı çıkma, tedavi etme" gibi davranışlar sergileseler de çocuklarını korumak ve onların mutlu olmasını sağlamak için onlara yol arkadaşı olmaya çabalıyorlar. Ezberi bozmak ve üstelik herkese karşı bunu savunmak başka bir sosyal grupta bu boyutlarda yaşanabilir mi? Emin değilim. Benden tamamen farklı düşünen bir arkadaşım için savaşır mıyım?

Algıda seçici olarak kaçamayacağımız gerçekler var. Birçoğumuz, çoğu zaman görmek istemediğimiz şeyleri görmeyebiliyoruz. Ta ki  bir gün gözümüze girene kadar. O zaman bile görmemek için gözlerimizi kapatmaya zorluyoruz kendimizi... ama kaçışın bir sonu var mutlaka bir noktada. Büyük laflarımızı yutmak zorunda kalabiliyoruz yeni deneyimlerle beraber. Görmezden geldiğimiz gerçekleri birden farkedip uyanıveriyoruz. Görmediğimiz, algılamadığımız ve kabul etmediğimiz için gerçekler yok olmuyor işte. Bize benzemeyenler var. Bize benzemediklerini söyleyemeyenler. Söyletmediklerimiz var. Duymak istemediğimiz için bize söylenmeyenler...

Bir toplumsal kod  demişiz çıkmışız işin içinden. Ne kolay bir yol seçmişiz. İnsanları kadın-erkek diye ikiye bölüp birer kostüm biçmişiz üzerlerine. Şablon davranış ve hayatları reddedenlere marjinal demeyi seçmişiz. Sonra yavan bir hayatımız olmuş, görmek istediklerimizle sınırlandırılmış basit hikayeler kurgulamışız.

 Belgesel filmi izlerken izlediğim şeyin en çok samimiyetine ağladım...Gözlemci devreye girmesine rağmen olduğu gibi aktarılabilmiş yaşananlar. Anne olmanın, baba olmanın ne kadar zor ve önemli olduğunu kalbimle anladım. Kalbin büyüklüğünü anladım.

Ağladım...

filmlinki:
http://www.benimcocugumbelgeseli.com/



21 Ocak 2013 Pazartesi

Beş Metrekare Yeter Bana

Gün içinde veya dışında ben benimle sessiz bir yerde başbaşa kalıp sohbet etmezsem vücudumdan kurtlar çıkar. İnsanların arasında veya değil sessizliği yakalamam şart... Beynimden milyonlarca ışık geçer o anlarda. Ne düşündüğümü bilmem, o sırada aslında nerede olduğumu da... Ama sanki çiçeklerin gece nefes alabilmesi gibi ben de sadece o anlarda nefes alabilirim... İnsanlar ve sözler yorduğunda koşarak kaçarım, dursam bile durduğum yerde uzaklaşırım. Beş metre karelik bir alan yaratırım etrafımda; kimseyi almam içine... Kendi kendime gelene kadar susar kalırım.
Terapi gibi değil, nefes gibi benim için o anların varlığı... Yokluğu bir nevi ölüm.. Varlıklar arasında geçen saatler geçmek bilmez yoksa.. Kendi kendi içimde çoğalırım matruşka gibi. Yenidenkendime gelip yenilenene kadar çıkmam dışarıya. Sesim soluğum kesiliverir... Başka bir evrende, boşluk serinliğinde salınır dururum.. Odaklanmadan, sorgulamadan, konuşmadan, hareket etmeden.

İçimden nehirler geçer o boşlukta.. Buz gibi sularla yıkar içimi.. Sular alır götürür tüm birikenleri. Bazen bir yola gitme ihtiyacıyla bazen uyuma ihtiyacıyla kendini hissettirir bu heves. Tek bağımlılığım hayattaki bu boşluğun yaratığı hafifleme etkisi. Rüyalar gibi çalışır "boşluk"; bir çeşit kendini onarma mekanizması..

Ne düşünüyorsun diye soranlara "hiç" derim sadece. O sırada ruhumu periler ellerinden tutup yukarıya doğru sürüklüyor sanki... Varlığımın şaşkınlığı bu uçma hissi.
Yeryüzüne indiğimde rahatlamış, hafiflemiş ve bir sürü şeye karar vermiş bulurum kendimi. bilinçaltının bilinçli eylemleridir bazı yaklaşımlara göre bu anlar.  Bilimsel yaklaşamam kendi deneyimime malesef... Bildiğim tek şey bu herşeyden izole beş metrekareye olan bağlılığımdır..
Beş metre karem olsun kaçabileceğim; başka birşey istemem.

Matruşka gibi doğarım orada yeniden ve yenilenerek..