23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir Sürü Kitap Okuruz

Çocukların önemli sorunları vardır ve bunları çözecek kadar zamanları. Temel ihtiyaçlarını karşılamak mutlu eder onları. Yemek yemek, su içmek, annenin güvenli sevgisi, uyumak ve oynamak. Hiçbir bilgileri yokken sadece içgüdüleriyle bu ihtiyaçlarını karşıladıklarında da, mutlu olurlar gerçek anlamda mutlu.  Mutluyken mutlu gibi görünürler; kızgınken kızgın gibi... Duygularını saklamazlar. Sahte bir duyguları da yoktur; sevdiklerine yaklaşırlar ve  onlarla  zaman geçirirler, sevmediklerini ise açıkca belli ederler.  Ayıp diye yoksaymazlar duygularını.. Varlıklarını tatmin etmenin mutluluğunu yaşarlar.
Açık iletişim kurabilmek için ya da duygularını özgürleştirmek için herhangi bir eğitime ihityaç duymazlar. Onlar bu en önemli bilgiyle doğmuşlardır ve buna uygun davranmaktadırlar zaten. Ne bir okula gitmiştirler ne de kitap okumuşlardır henüz.  Saatlerce günlerce hayaller kurarlar, hayalleri gerçekleri olur ve hayal kurmaktan vazgeçmezler ya da kendilerinden daha komik hayalleri olanlarla dalga geçmezler asla. Bazen bir böcekten korkarlar bazen bir insandan... Ama korkularını da belli ederler, saklamazlar; saklamaya çalışmazlar.
Oyun oynarken ciddi görünmeyi önemsemezler; oyun oynamanın keyfine varırlar sadece. 
İçlerinde tuhaf bir ümitsizlik, bir pişmanlık ve bir eksiklik duymazlar.  Coşkuyla bazen uçurtma uçururlar koşarak;  bazen bir kediyle oynarlar kedi gibi davranarak. Ne yaparlarsa severek isteyerek yaparlar.  Çocuklar bazen bir sesle tüm istediklerini ifade edebilirler; uzun cümlelere ve çarpıcı kelimelere ihtiyaç duymazlar. Hayal dünyaları geniştir ama o kadar geniş olmayan kelime hazneleri yeterlidir onu ifade etmeleri için. Çocuklar, kendilerine gereksiz yükler edinmezler; ayıp olmasın diye düşünmezler; emrivakilere boyun eğmezler ve gerekirse direnirler istediklerini yaptırmak için... Kendilerince, kendi güçlerince sonuna kadar direnirler. Kendilerini kandırmazlar boşyere; kendilerini severler en çok.  Ruhlarıyla bedenleri ve davranışları pür bir ahenk içindedir.  Önyargıları yoktur henüz o yüzden güvenirler o yüzden elinizi tuttuğunda bir bebek içinize sıcak bir duygu akar, saf sevgi hissettirirler bir anda.
Şarkılara kendilerince eşlik ederler, dans ederler birden uykuları gelince de düşüp uyuyuverirler. Her tür ihtiyacı karşılamak temel görevleridir kendilerine karşı.  Görevlerini büyük bir ciddiyetle yerine getirirler.
Bizler yani artık çocuk olmayanlar, bir sürü şey okuruz, duyarız, öğreniriz, meditasyonlar yaparız, programlara üye oluruz, hem para hem zaman ayırırız başa dönebilmek için. Ruhsal fazlalıklarımızdan kurtulabilmek için. Zamanla üzerimize yapışmış toplumsallaşma hastalığından kurtulabilmek için. Etrafımızla en yakınlarımızla açıkca konuşamayız, direkt konuşmayı kabalık olarak adlandırırız hatta. Duygularımızı küçük kutulara hapsederiz. Ne utanabiliriz rahatça ne eğlenebiliriz ne komik duruma düşüp rezil olabiliriz. Giderek daha fazla karışır herşey; içimizden gelen sesi  bastırır öğrendiğimiz bilgiler. Ama o sesi yok edemediğimiz için ve ahengi tamamen yitirdiğimiz için mutsuzlaşırız, kendi rengimizi yitiririz. Saçma sapan bir renge dönüşürüz.
Bir sürü kitap okuruz bir sürü konuda fikir ediniriz. Hayal kuramayız kuranlarla da dalga geçeriz. Birşeye inanabilmeyi küçümseriz; çığ gibi üzerine gideriz hayalperestlerin hep beraber. Hayaller bile toplumsal olarak kurulmaya başlanır; küçük bir Ege kasabasının İstanbul’a dönüşme riski var sırf bu yüzden.  Çünkü herkes zeytinlik yapmak ister Ege’de bir kasabada. Neyse ki hayallerini takip eden ve gerçekleştiren çok insan yok aramızda. Oyun oynarken birbirimize gireriz, kazanan-kaybeden oyundan bağımsız kavramsal bir tartışmaya dönüşüverir bir anda.
Bir sürü kitap okuruz bir sürü konuda fikir ediniriz. Sevdiklerimize , ailemize, arkadaşlarımıza, sevgililerimize duygularımızı söyleyemeyiz bir türlü istediğimiz gibi, gerçekten hissettiğimiz gibi. Sana ihtiyacım var diyemeyiz; korkuyorum yanımda kal diyemeyiz, kendimi salak gibi hissediyorum diyemeyiz. Dersem beni kullanır, dersem şımarır, dersem gider, zaten biliyor hislerimi gerek yok ki söylememe? Ben emin değilim bunlardan!
 Böcekten korkmak kırk yaşında da olasıdır ya da bir sesten. Tüm korkuların iyileştirilmesi üzerine gidilmesi gerekmeyebilir, belki. Herkes korkusuz olsa korku diye bir kelime hiç olmazdı.
İnsan sadece kaliteli zaman geçirmez sevdikleriyle bazen sıradan şeyler de yapabilir. Bir uçurtma yapabilir satın almak yerine ve uçurabilir.. 
İnsan, kelime haznesini genişletir;  kelimelerin farklı anlamlarını öğrenir; etimolojik kökenlerini bilir ama hayal gücünü giderek küçültür. O kadar bilginin ifade edebileceği sonuç; bitmişlik, mutsuzluk, zevk alamamaya kadar inebilir. Yani velhasıl insan kendini nasıl ifade edeceğini öğrenir de ifade edecek birşeyi kalmaz...
Bir sürü kitap okuruz; bir sürü konuda fikir ediniriz.  Bunları önyargılarımızın obur iştahını tatmin etmek için kullanırız. Daha güvenli bir hayat çizmeye çalışırız, mutluluk sigortaları yaparız. Risk analizleri yaparız. Hatasız, kaliteli, keyifli ve zengin bir hayat için.
Bir sürü kitap okuruz; bir sürü konuda fikir ediniriz. Mesela doğru nefes egzersizleri yaparız, nefesi bile yanlış alırız. Bebekken aldığımız nefestir hedefimiz.  Zaten bildiğin birşeyi hatırlama gayretidir büyümek.  


21 Mayıs 2012 Pazartesi

Severim




(Bu yazı sevdiğim şeyleri hatırlayarak gülümseme terapisi aslında; dolayısıyla aklıma geldikçe güncellenecek...)

Kelimeleri tersden okumayı-beyaz tişörtleri-küçük siyah tokalarla topuz yapabilmeyi-Ayakkabılarımı ters giyip yürüyebilmeyi-Saatleri ileri/geri almayı unutmayı-Yıldızların isimleri hakkında tartışmayı- Sucuklu yumurtada sucukların gevrek olmasını_zeytinyağı ve kekikle marine edilen balıgı_günese bakarken gözün şaşırıp iki üç güneş görmeye başlaması ve mecburen kırpıştırılmasını-bir elbiseyi beğenip üzerime denediğimde tam istediğim gibi durmasını-yazmayı ve çizmeyi-bir kitabın bitmesini istememeyi-film kahramanlarının varlığına inanabilmeyi-çayın tam kıvamında demlenmesini-bir ayakkabıyı ilk kez giymemde bile rahat etmeyi-işini iyi yapan tesisatçıyı-yol sorduğumda bunu görev edinip beni sorduğum yere götüren insanları-hiç ummadığım bir anda hazır cevaplılığıyla beni gülümsetenleri-Yumurtayi tam kayisi kivaminda pisirebilmeyi-denizden cikip patates kizartmasi yemeyi- hafta ici saat calmadan uyanip daha uyuyabilecegimi farketmeyi-soguk su ictigimde ferahlamayi- ayagimin altindaki cakil taslarinin sesini duymayi-sinemaya gidip baska bi hayalin icine girmeyi- bir otobüsü son dakikada yakalamayi- sevdigim birinin yürüyüşünü ezberlediğimi farketmeyi- çok zaman geçirdiğim bir arkadaşla konusmadan yanyana bişeyler okumayı, ama anlaşabilmeyi- bisiklete binmeyi- yaptigim yemeği birinin zevkle yediğini görmeyi- temiz ev kokusunu-yazin soğuk suyla duş almayi- sahilde mısır yemeyi-dansetmeyi- mıhlamayı bir tam ekmekle yemeyi_temiz ve düzgün yerleştirilmiş eşyaların olduğu dolaba bakmayı_bilmediğim bir şarkıyı ilk duyuşta sevmeyi_iki çocuğun birbirini sevip sarılışmalarını_kaybettiğim birşeyi bulmayı_eski şeyleri toplayıp atmayı_günlük yazmayı_yol gitmeyi_kimsenin gülmeyeceği şeylere saatlerce gülebilmeyi_sınırsız geyik yapmayı_şaşırtmayı_güldürmeyi_rüya görmeyi_yalan söyleyip mutlu etmeyi_peyniri_yere paralel zaman geçirmeyi-tv izleyip beynimi boşaltmayı-toz almayı-çantamın içindeki milyonlarca şeyi temizleyip düzenlemeyi-bozuk para biriktirmeyi-kestirme yolları-otoparkta çıkışa yakın yer bulmayı-kalabalık olmayan taksim’i-hikaye anlatanları-gözleri-maymunları-parkları-bilgisayardaki geri al özelliğini-baharatları-özellikle karabiber ve tuzu-sarı evlerin şehrini-spor yapıp ter atmayı-yazlık giysileri-cam açık uyumayı- ilginç kadınlık bilgilerini-portakal reçelini-Gabriel Garcia'nın yazdığı herşeyi-eski yazılarımı okuyup hala beğenmemi-yoluma çıkan bilge yaşlıları-adaçayını-adaya gitmeyi-Aya Yorgi'yi-adadan istanbula bakmayı- Eminönü'nün sokaklarında dolaşmayı-hipilikten vazgeçmemeyi-arkadaşlarımın da büyümemesini-bazen bir birayla sarhoş olmayı-yıllardır görmediğim bir arkadaşımla buluşup saatlerce konuşmayı ve sıkılmamayı-çavdar ekmeğini-bebek saçı kokusunu-lavanta kokusunu-pinokyo kuklalarını-maskeleri-gemileri-bir erkeğin kendini abartırken abartmasını-hiç birşey hatırlamama rağmen tc kimlik numaramı  ve banka müşteri nomu hatırlamamı-tiyatroda oyunu gerçek sanmayı-korku filmlerini-lunaparkları-trenleri-uçakları-havalanlarını-otelleri-birbirinden etkilenen kadın ve erkek jestlerini izlemeyi-biri ağlarken ağlamayı-tembellik yüzünden yemek yapmak yerine kendimi uyutmaya çalışmamı-heryere saçılı ojelerimi-çocuklarla konuşmayı-ıslak saçla uyumayı-kendi kendine konuşmayı-çok sinirliyken susabilmeyi-limonatayı-15 yıldır kullandığım fırınımı-ceviz ve peynir yemeyi-öpüşmeyi-çiçek yetiştirememeyi-ilginç detayları-kısa gezi notlarını yazmayı ve sonra onları okuyarak geziyi hatırlamayı-herhangi birşeyi hatırlamayı-sınırsız olduğumu farketmeyi-artık böyleyim demeyi ve öyle olmayı-dinlenmeyi-menemeni-karpuzu-fesleğen kokusunu-hep aynı yerlere gitmeyi ama sıkılmamayı-bilgisayar klavyesiyle hep aynı harfleri yanlış yazmayı-kalem tutmaktan elimde oluşan izi-kitap almayı- birinin gözünün rengini değil de nasıl baktığını hatırlamayı-yıllardır çantamda not defteri taşıyıcam diyip taşımamayı-kapı açan erkekleri-her yılbaşında karar alıp bi kenara yazmayı-geçmişi karışık ve flu hatırlamayı-bazen güzel bi rüya görürken uyanıp tekrar uyuduğumda devam etmesini-kendi kendime sıkılmamayı-beyaz ve soğuk otel çarşaflarını-kendi kendine uykunu aldığın için uyanmayı-sırt üstü yüzmeyi-başım ağrıdığında uyuyup uyandığımda ağrının geçmesini-şapka takanları-bazen istediğim basit  ama garip birşeyin kısa sürede gerçekleşmesini-gariplikleri-dialektiği-huysuz ihtiyarları-gülmekten diyaframın kasılmaya başlamasını-pilatesi-pilates aşkımdan pilates yazılan tabaklar kelimesini pilates diye okumayı-kahvaltı tabaklarını-kahvaltıyı-türk kahvesini ve telvesini-ince porselen fincanları-loş aydınlatmaları-uykudayken düşüyormuş hissini-rüyada kabus görüp bu bir rüya diyen bilincimin bir kısmını-bilinçaltımın her noktasını-tesadüfleri-mısır patlağını-tersten okunduğunda aynı olan kelimeleri-Aziz Nesin'i-bilinçakışı metodunu-kelimelerle oynayabilmeyi-ofis sandalyesinde kendi etrafımda dönmeyi-pazarlarda dolaşmayı-taze nane,kekik ve derotunu bıçakla keserken çıkan keskin kokuyu-nar ayıklamayı-salçalı ekmeği-ablaaaa diyen kardeşimi-kırmızı ojeyi-Beşiktaş’da dolanmayı-genel olarak dolanmayı-Beyoğlu pasajını-üşenmeyi-daralmayı sonra ferahlamayı- birine birşeyi anlatırken canlandırmalar yapmayı-abartmayı-kot ceketi-fonksiyonel olan herşeyi-Her kadının ayrı bir odası olmalı diyen kadını-ve tabiki Ayn Rand’ı-Rüzgar Gibi Geçti’yi-çok istediğim bir şeyi aldığımda yaşadığım mutluluğu_



korkuyu ve üzerine gitmeyi-psikolijiyle ilgili herhangi birşey öğrenmeyi-öğrenmeyi-meraklı olmayı-araba kullanabilmeyi-çok hızlı konuşabilmeyi-duygularımı ifade edebilmeyi-kendim üzerine uzun cümleler kurmayı-hayal kurmayı-böreğin yanmış kenarlarını yemeyi-simitin susamlarını kemirmeyi-çileği pudra şekeri dökmeden yemeyi-Moda’da dondurma yemeyi-saçımı boyamayı-sembolleri&metaforları-sarhoşken komik olanları-sarhoş olmayı-yüzük takmayı-kumaşlardan anlamayı-terzileri-dikiş makinelerini-Tombi ve doritos'u- pandomimi- geyşaları-japon çizgi filmlerini-Miyazaki’yi-karnımdaki kelebekler hissini-anları-kepçe kulakları-fırlatılmış kedi sendromunu- sb el rahatsızlığımı-kendi kendime yaptığım kısaltmaları-ironiyi-hikayeler uydurmayı-çiçek desenini-rahat iç çamaşırlarını-beyaz gömleği-birinin neler sevdiğini tahmin edebilecek kadar tanımayı- bir insanı gerçekten tanımayı-sevginin büyüklüğünden kızamamayı-heyecanlanmayı-hıçkırmayı-hıçkıran birini korkutmaya çalışmayı-severek bişey yapmayı-palyaçoları-sefertaslarını-cam bardakları-camı- kapıları-limon kolonyasını-eski kolonyacılardaki pompalı kolonya şişelerini-şeker kaşığını-çillerimi-aynayı-bileğimdeki ben olup olmadığına emin olmadığım şeyi-tavşanları-işini seven bir erkeği-konuşan bir erkeği-limonlu tatlıları-hiçbirşey yapmadan ve düşünmeden saatler geçirmeyi-Oblomov’u-Alis’i-çello sesini-erkek oyuncu sesini-denizi görmeyi-insanlık zekasını farketmeyi-amigdalamı-Tavla oynamayi-bulmaca çözememeyi-koltukta uzanirken bir bacagimi koltugun arkasina uZatmayi-Hayat Ansiklopedisi'ni-sarhoşken mantıklı konuşmaya yada düz yürümeye çalışmak için kendimi zorlamayı ama başaramamayı- utangaç erkekleri-izlemeyi-birini veya birşeyi gözlemlemeyi- taksiye binmeyi-terbiyeli tavuklu şehriye çorbasini- tüm çorbaları-domatesi-beşamel sosunu topaklanmadan pişirebilmeyi-Grup psikolojisine girememeyi-maç izlerken kaşınmaya başlamayı-Leman ve penguen okumayi-işaretleri-Almodovar filmlerini-Paul Auster'ın hayati tesadüflerini-ip cambazlarını-sirkleri-tuzlu fıstığı kabuğuyla yemeyi-biriyle aynı anda aynı kelimeyi söylemeyi-çöp kutularından fırlayan kedileri-sokaktaki afişlerden şehirde neler oluyor bilgisini öğrenmeyi-post-itlere yazılan güzel notları-ekşi sözlük okumayı-yaz'ı-sürpriz yapabilenleri-hatıra defterlerini-kalabalık bir salonda konuşma yapan ve tüm salon tarafından alkışlananları-gezi programlarını-yemek tarifi okumayı-basit ifadeler kullanılan etkileyici şiirleri-korku filmlerini-insan formunun bozulduğu gösterileri-akrobasiyi-olayların tüm  detaylarını unutup hissettiğim şeyi net olarak hatırlamayı-eski tost makinelerini-saat mekanizmalarını-kadınların mutfak sohbetlerini-açık hava konserlerini-kız arkadaşların aynı anda farklı şeyler hakkında konuşup yine de anlaşabilmelerini-Aydın Boysan'ı_Tarık Minkari'yi-Betül Mardin'i-yaratıcı herkesi-.yazın esmerleşen teni_yaz yanıklarımı soymayı-yolları_güvercinleri_ Üsküdar-Beşiktaş motorlarını_Barbaros Bulvarının tepesinden kız kulesini görmeyi_sanatçıları_boşlukları-ağaçların isimlerini bilen insanları-yaşlıları-hikaye anlatıcılarını-hikayelere inananları- konuşurken biraz abartmayı-birden eski birşeyi hatırlayıp kendi kendine gülmeye başlamayı_yıllardır yazı yazmak için aldığım küçük defterleri_el yazısı güzel olanları_aşı izlerini_Tarantino filmlerini_hikayeleri_Oğuz Atay'ı_İtalyanca öğrenmeyi_tiyatro kurslarını_doğaçlama çalışmasını_aktarlardan alınan yağlardan mutlu olmayı_eski kapıları_yüksek tavanlı binaları_İstanbul Modern'i_her konuda eser veren çok yönlü sanatçıları_mimarlık hakkında birşeyler öğrenmeyi_ağlamaktan hiç utanmamayı_utanabilmeyi_kitap arasında çiçek kurutanları_kelimelerin ikincil /üçüncül anlamlarını_sek sek oyununu_ağaçlara tırmanmayı_yazarların kişisel hikayelerini_karadut reçelini_yıllardır aynı garsonun çalıştığı kafeleri_alışkanlıkları_ani değişiklikleri_sevgililer arasında zamanla kurulan ortak dili_birlikte yaşayanlarda bir süre sonra benzer hayati semptomların görülmeye başlanmasını_işini severek yapanları_evde turşu, yoğurt ve reçel yapanları_arkadaşımla birden spontane bir oyun oynamaya başlayabilmeyi- çok acı olaylarla dalga geçerek başedebilmeyi-mistik şeylerin varlığına sorgulamadan inanabilmeyi- köprüden geçerken dilek tutmayı- gündüz çok yüzdüğümde gece uyurken hala denizdeymiş gibi hissetmeyi-romantik hayallerden vazgeçememeyi-kitaplara filmelere inanmayı-İtalyanca konuşmayı-tanımadığım insanlarla sohbet etmeyi-trenle giderken camdan geçen ağaçları saymayı-bilet almayı-parmaklarımı-bohemliği-çingene ruhlu arkadaşlarımı-kitap yazma hayalimi-gidemediğim Tibeti- İtalyanın tüm sokaklarını-Londra'da parklarda uzanmayı- Çok açken yemek yediğimdeki mutluluğu- kestirme yolları bilmeyi-bir şehri keşfetmeyi-nazik adamları-sevdiklerime yemek yapmayı- hatalarımda kendimi haklamayı-pişman olmamayı-özgür iradeye inanmamı-ağaçları-bisikletleri- dünya haritalarını-hayali olan insanları-şehirdeki billboardlardan neler olup bittiğini öğrenmeyi-okumayı-yazmayı-konuşmayı-vazgeçebilmeyi-hak idda etmemeyi-gerçek sevgiyi-iyi dikişi- esnaf sohbetlerini- Karadenizlilerin espri anlayışını- Mardin sokaklarından görülen Mezopotamya manzarasını-taş evleri-yaşlı köpekleri-fonksiyonel makineleri-telefonla konuşurken sebepsizce sandalye şekli çizmeyi- çiçeklerle konuşmayı-kendi kendime sınavlar yapmayı ve geçmeyi-romantik olan herşeyi- İspanyadaki tapasları-  


Severim ben






16 Mayıs 2012 Çarşamba

İçimdeki Cüce

Huysuz, öfkeli, fevri ve fakat iyi kalpli bir cüceyle yaşıyorum son 20 yıldır. Cücemi biraz tasvir etmem gerekirse sizlere; onu gözünüzde iyice canlandırabilmenize faydası olabilir;  “20 cm boyunda; monçiçiler gibi kulakları olan ve küçük bir kuyruğa sahip, koyu turuncu renkte, tüysüz, pörtlek gözlü, kısık sesli ve iki sivri ön dişe sahip kocaman bir ağzı olan” bir cüce diyebilirim onun için..  Sabahları diğer zamanlara kıyasla biraz daha huysuz, birşeye kafası atınca dağ taş gibi sessiz, hiç bir şartta eğilmeyen bükülmeyen,  ne yapsam tatmin olmayan, adeta benimle kavga etmekle beslenen, uyumayan uyanmayan bir cüce diyebilirim.  Hatta bazı günler onu kendi gölgesiyle kavga ederken gördüğüm bile oluyor... Gölgesini yakalamaya çalışıyor başaramayınca da bağırıp çağırıyor ona.


İçimde kuytu bir köşede evi var; bilmediğim renklerde, rengarenk.   Cücem, evinde zaman geçirmeyi pek sevmiyor .. İşi gücü beynimin içinde düşüncelerimin arasında dolanıp ortalığı birbirine katmak. Hiç aklımda olmayan eski anıları bulup bir yerlerden ortaya çıkarıveriyor durup dururken.. “Şapşal mısın? Bunu nasıl unutabilirsin?” der gibi.

Kalbimle beynim arasında dolaşıp bütün gün söyleniyor durmaksızın.  Bir de bitmek bilmeyen soruları; neden’leri, nasıl’ları ve ne’leri bazen onu kocaman bir soru işareti olarak görüyorum. Emin olduğu çok az şey var; merak ettiği ise binlerce şey....  
Dayanamadığım ve sabrımı tükettiği anlarda ona çığlık çığlığa bağırmak istiyorum fakat insan içine doğru nasıl bağırabilir, bilemiyorum...  Olağanüstü ve hayati konular olmadıkça pek şiddet eğilimi göstermesem de zaman zaman ona vurmayı bile düşündüğümü itiraf etmek zorundayım. 

İn misin cin misin? Derdin ne benimle? Kim koydu seni benim içime? Sensiz de olamam bu saatten sonra; ama lütfen biraz nefes aldır bana. Nasıl tatmin edebilirim seni, daha ne kadar değişebilirim,  gelişebilirim, büyüyebilirim. Hep şikayet ediyorsun, hiç tatmin olmuyorsun. Oysa biraz empati yapabilsen, bana ne kadar haksızlık ettiğini göreceksin.. Aslında ne kadar yol katettiğimi anlayıp bir soluklan diyeceksin sen de... Ama yok kuzum, nerde ? Hep burun kıvırma, hep şikayet ve tatminsizlik hissi. Bir ödevimi bitirir bitirmez yeni bir ödev vermezsen bana rahatlayamazsın;rahat duramazsın.. Planlar kurmazsan, tuzaklar yapmazsan kurtlanırsın içimde. Bıraksan bir nefes alsam bir dursam etrafıma baksam. Kendimi diğerleriyle kıyaslayıp biraz yavaşlasam sadece kendime odaklanmasam.  Hani çok moda ya bugünlerde; "an’da kalsam". Sen de biraz uyusan içimde öylece sessiz sakin. Ayaklarımızı uzatsak; bir ağaç gölgesinde sen hamağa uzansan ben seni sallasam, sonra sen uyusan, uyuşsan...  Sana da bana da iyi gelir;  belki öfken bile diner biraz, kim bilir?
Yılllar yıllar önce ben bir masal sanarken henüz hayatı bir aynada görmüştüm seni; aynadaki cinlere inanırdım şüphe duymazdım... Başıma ne bela aldığımı öngöremeden sana kapımı ardına kadar açtım. Ama cin'cağizim bizde misafirliğin bir adabı vardır; sen hiç nasiplenmemişsin malesef adabı muhaşeret denilen zaman zaman işe yarayan sinsileden. Bir geldin, pir geldin; bir güzel yerleştin içime.... İçimde bir ev kuracak kadar kaldın. Aynada seni ilk gördüğümde ağzını hafif aşağıya sarkıtarak beğenmez bir edayla bana bakmıştın; çocuktum, kavrayamamıştım. Ama hatırladığım bir memnuniyetsizlik kaplamıştı içimi o gün. Kendimi beğenemedim uzun yıllar senin yüzünden. Hep bir soruna odaklandım baktıkça aynaya.  Oysa küçük cücemdi gördüğüm, kendime bakamadım senin yüzünden yıllarca.  Her nasıl olduysa bir yolunu bulup barıştım kendimle aynada. Baktıkça daha güzel gördüm kendimi. İnsanın aynada sadece bedenini değil de ruhunu görmeye başladığı nokta kendiyle barıştığı ana denk geliyor; ayna da bu barışın şahidi oluyor. 
Cüce hiç uslanır mı? Bu sefer davranışlarıma, hayatımda nasıl durduğuma taktı kafayı? Öyle misin, böyle misin? Niye kendini ifade edemiyorsun? O bu sevgiyi hak ediyor mu? Neden eşit ilişki kuramıyorsun? Neden verdiklerini geri istiyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun? Tabi bir de bıkmadan usanmadan sorduğu cevaplarımdan bir türlü tatmin olmadığı "sen kimsin" sorusu. Cücemin soruları ve beynimin karıncaları.. Ne öldüler, ne öldürdüler beni.. Duymazdan gelmenin mümkünatı yok; cüce yedi gün 24 saat iş başında.. Benim haberim olmayan herşeyin o muhakkak farkında. Bazen rüyama giriyor, bazen yanlışlıkla ağzımdan çıkıveriyor dil sürçmesi şeklinde. Bütün gerçekleri ama özellikle unutmak istediklerimi bana unutturmuyor. 
Ne diyebilirim ki; onun da varoluş meselesi bu temele dayanıyor. Birbirimizle iç içe yıllardır gidip geliyoruz işte. Amma ve lakin ben artık cücemsiz de olamam biliyorum. Bu yüzden artık onunla kavga etmekten vazgeçtim. Vazgeçmek ne büyük rahatlamaymış meğer. O konuşuyorsa vardır bir bildiği diyorum; huysuz falan ama asıl istediği benim mutluluğum biliyorum. O da eskisi kadar acımasız değil söylemlerinde. Birbirimizle hasbıhal ettiğimiz anlar bile oluyor. Onun o huysuz halini seviyorum. Eskiden suratını dağıtmak isterken şimdi o suratta kendimi görüyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Önünden Tren Geçen Hastane




Çığlık yükseliyor  gri bir binadan.  Önünden tren geçiyor olmasına rağmen çığlık tüm şehre yayılıyor. Bir kız çocuğu çığlığı bu ..

Garip bir kesişim yeri burası, acıları farklı küçük çocukların buluştuğu bir yer. Sabah uyanır uyanmaz koridorlarda gözlerini ovuşturarak dolaşan bir sürü küçük çocuk, kayıp hayallerin bulunamadığı ve giderek ağırlaşan bir kokuya sahip, uzun koridorlardan oluşan bir yaşam alanı.  Onları anlatmaktan korkuyorum, çünkü acı duyuyorum her anlatmaya kalktığımda bu hikayeyi;  yıllardır defalarca kalkıştım bu yazıyı tamamlamaya ama hep  eksik kaldı biraraya getiremedim içimdekileri. Sözleri biraraya getirip dillendiremedim hafızamda ardakalanları o günlerden.  Bu da bir deneme bu amaçla yapılan. Belki hiç bir zaman bitirelemeyecek yazının taslağı..

Beş dakikada bir önünden tren geçen büyük bir hastanenin çocuk servisi.... koridorun sonunda yapay ışıklarla aydınlatılmış oyun odası, etrafta  her zaman dağınık duran oyuncaklar. Gözlerinde büyük bakışlar farklı yaşlarda bir sürü çocuk, az sayıdaki oyuncağı paylaşmaya çalışıyor, onlardan sorumlu olan görevli  kavga etmeden oynamalarını istiyor. Güneş giren kocaman camları olan televizyon odasında akşam uyku saati gelene kadar oturup tv izliyorlar. İçinde bulundukları durumda onlara en kötü gelen  annelerinden uzak olmaları, hastalıklarının çok da farkında değiller henüz. Gürültüden hiçbirşey anlaşılmıyor sadece görüntüye bakıyorlar..

Farklı ekonomik sınıflardaki ailelerin çocukları ama onların aralarında sınıfsal farklar yok. Hepsi eşit -yataklarında yatıyorlar çok küçük olanların yataklarının yanında düşmemeleri için kolçaklar bulunuyor,  yatakların altındaki kolu çevirerek yatağı orta yerinden ikiye katlamaya bayılıyorlar.

Bir kız gizli gizli her akşam ağlıyor, gözyaşlarından utandığı için saklanıyor köşe bucak, küçülüyor da küçülüyor sesi duyulmasın diye.. Kendine bir arkadaş bulunca tüm ağlamaları bitiyor, arkadaşını çok seviyor, birlikte kaçıp hastanenin diğer bölümlerini geziyorlar, bazen dışarıya çıkıp fazla uzaklaşmadan civarı turluyorlar. İki hasta çocuk birbirinde düzeliyor; karışık tost yemeye bayılıyor kız arkadaşıyla beraber.

Kız sürekli kaşınıyor, diğer çocuklarda onun gibi kaşınıp duruyor.  Galiba bitleniyorlar…
Koridorlarda koşuşturuyorlar, gizlice psikayatriye girmeye çalışırken yakalanıyorlar, yattıkları servisi söylüyorlar yakalandıkları doktora. Doktor meraklı olmalarının kötü olabileceğini söylüyor.

Mayına bastığı için ayağı parçalanan arkadaşları, onlara kürtçe küfür etmeyi öğretiyor. Kürtçe bilmeyenlere öğrendikleri kelimelerin anlamlarını güzel şeyler olduğunu söyleyerek yalan söyleyip eğleniyorlar. Sürekli yeni eğlenceler buluyorlar.


Orda onlarla ilgilenen hemşirelerden biri Oğuz'un akrabası olduğu için; diğer çocuklara kıyasla biraz iltimas görüyorlar. Herkes uyuduktan sonra gizlice televizyon izleyebiliyorlar. Uykuları gelene kadar oturuyorlar, normal hayatlarını anlatıyorlar birbirlerine. Gece kaçta uyurlarsa uyusunlar sabahleyin erkenden kalkıyorlar. Hastanede çok uyunamıyor.

Oğozla yanyana yataklarda yatıyorlar. Yan odaları özel bir oda; yani zengin insanların kaldığı bir oda. Oraya bir kız getiriyorlar bir sabah.   Herkesin gördüğü en güzel kız, ismini hatırlamıyorum ama yüzü hala aklımda.  Annesi ve babası o kızla kalabildiği için herkes kıskanıyor önceleri onu. O çocukların oyunlarına katılamıyor; çünkü ayaklarını kullanamıyor. Yanlışlıkla elektrik çarpmış ve iki ayağı da bu yüzden çok kötü durumda. Kız ve Oğuz, onun yanına uğruyor hergün, birlikte gülüyorlar eğleniyorlar. Güzel kızın ailesi çok mutlu onun böyle gülebilmesinden. Kızla arkadaşı onun da kalkıp kendileriyle hastanenin içinde koşturmasını çok istiyor. Kız arada sırada sinir krizi geçiriyor ve saatlerce ağlıyor yüksek sesle, o saatlerde  o odadan mümkün olduğunca uzağa kaçıyor tüm çocuklar. Kızın ağlayışı kendilerinin hastalığını hatırlatıyor onlara.  Unutmaya çalıştıkları şeyle karşı karşıya gelmek istemiyorlar, kaçıyorlar. Güzel yüzü şişiyor ağladıkça, doktorlar sakinleştirici vuruyorlar, herkes ağlıyor o ağlayınca.

Annesi sürekli sigara içmek için servisin önüne çıkıyor. Kızla arkadaşı onun ağladığını görüyor hep,  ama rahatsız etmemek için hemen uzaklaşıyorlar yakınından. Güzel kız için herkes dua ediyor. Onun üzülmesini istemiyor hiçbir çocuk. Kız onun için bir şiir yazıyor, sadece onu bir dakika mutlu edebilmek için. Hemşirelerin kullandığı daktiloda küçük parmakları harflere dokundukça içinden kocaman kütleler kopuyor, şiir akıp geçiyor kağıda. Bir balon bulup bir elinde şiir bir elinde balon kızın odasının kapısını çalıyor; içeriye giriyor, kız birden gözlerini açıyor. Onu gördüğüne memnun gülümsüyor. Ona şiiri uzatıyor balonu da  yatağın başlığına bağlıyor. “Bunu senin için yazdık “ diyor, Oğuz ve ben. Ama artık ağlamaman şartıyla senin olacak. "Tamam" diyor pembe dudaklı güzel kız. Bir daha ağlamayacağım. Anne ve baba onları yanlız bırakıyor.  Güzel kız şiir için teşekkür ediyor "keşke diyor sizinle gezebilsem ben de", burada çok sıkılıyorum. “Sana herşeyi anlatabiliriz biz. Mesela üst katımızda delilerin olduğunu, oraya girmeye çalıştığımızı, hastanenin kafeteryasında herkesin sigara içtiğini, koridorların uzay yolundaki geminin koridorlarına benzediğini, bu hastanenin en güzel yerinin yürüyen merdivenler olduğunu. Hergün gelir sana anlatırım tüm yaptıklarımızı, yeter ki ağlama. Sen görmedin ama burada o kadar kötü durumda olanlar var ki, onları görsen ağlamazsın zaten.   Ben de çok mutsuzdum ilk geldiğimde ama artık halime şükrediyorum. Yarın ameliyata gireceğim ödüm patlıyor aslında korkudan; ama napalım böyle olmuş işte. Üstelik sen de ameliyattan sonra iyileşeceksin. Ya iyileşemeyecek olanlar ne yapsın.” “Haklısın ama ne yapayım; elimde değil ağlamamı durduramıyorum. Gelince gidiyor işte.” “Ama yazık değil mi bak annenler burda senin yanında işte; bak hepimiz uzağız ailelerimizden, hatta bazılarının ailesi hiç yok. Ağlama da hastalığın artmasın. Ben ağlarken bir kere; doktor bana öyle söyledi. Ağlarsak daha da hasta olurmuşuz.”

Ertesi gün kız ameliyathaneye kadar gitti , üzerinde yeşil giysiler aç karna bekleme odasında narkozdan çıkan hastalarla birlikte buz gibi bir odada saatlerce bekledi. Dört saat sonra onu odasına geri götürdüler. Acil bir hasta gelmişti ve ameliyatların hepsi ertelenmişti. Odasına gittiğinde hemen yemek yedi; açlıktan ölüyordu. Aslında sevinmişti ameliyatın ertelenmesine; çok korkuyordu ya uyuşmazsam diye. Büyük gibi davranmaktan sıkılıp ağlamaya başladı. Oğuz yanına gelip onu teselli etmeye çalıştı.  Ona komik bir şeyler anlattı. Kız tekrar gülmeye başladı. Oğuz'a ne oldu acaba şimdi?

Trenin düdüğü çaldı... Güzel kızın odasına doktorlar girdi onu sedyeyle ameliyathaneye götürdüler.   Anne ağlıyordu arkasından kızın elinde kahverengi ayısı vardı, gülümsemeye çalışıyordu koridorda dikilip onu izleyen çocukların önünden geçerken. Prenses gibiydi. Sanki halkının karşısında en kötü anını mağrur bir ifadeyle belli etmemeye çalışan gururlu bir prensesti. Anne hıçkırarak ağlıyordu prenses gözden kaybolduğunda. Oğuz ve kız onun yanına gidip bacaklarına sarıldılar.

Kaç saat sürdü hatırlamıyorum ama çok uzun bir ameliyattı,  baygındı odasına geldiğinde. Annesi ve babası onunla nasıl konuşmaları gerektiğini konuşuyorlardı oda kapısının önünde doktorla. Meraklı çocuklar duymaya çalışıyorlardı konuşulanları. Kızın iki bacağının dizden aşağısı kesilmişti. Kangren olmuştu kız, kangren ne demekse! Ve tüm bacağı kesmek gerekebilirdi eğer kesilmeseydi. Onun iyi olması için kesmişlerdi. Bunu kız nasıl anlasın? Anne hem ağlıyor hem dinliyordu. Çok güzel protezler var diyordu doktor. Gerçek bacak görüntüsünde. Buna alışmak zor ama daha kötüsü de olabilirdi. Ama kız bunu anlayacak yaşta değildi.

Bir iki saat sonra prensesin odasından çığlıklar duyulmaya başladı. “Ölmek istiyorum” diye bağırıyordu prenses. Bacaksız olacağıma öleyim diyordu. Bütün gece ağladı. Servisteki tüm çocuklar yataklarına kaçtı. Bu ses hayatları boyunca kulaklarından gitmedi. Oğuzla kız kürtçe bir küfür savurdular aynı anda kadere. Bu nasıl bir dünyaydı çocuklara karşı bu kadar acımasız......   Prenses sabaha doğru yorgun düşüp uyuyakaldı. Kalktığında yine ağlamaya başladı.

O anda tren geçmesine rağmen prensesin sesi bu sisli karanlık kentin her yerine  yayıldı.