14 Ağustos 2012 Salı

Arnaut Kioi

Aslı, dünya gezegeninde, kuzey yarım kürenin ortalarında bir yerde;  yazları sıcak, kurak ve nemli; kışları yağışlı ve ılık geçen; en çok yağışı sonbaharda alan; denizin ortasında ve üç tarafı denizle çevrili iki yarımadanın, birtürlü  kavuşamadığı bir şehirde doğmuş.. Bugünden tam otuz yıl önce yine böyle soğuk bir günde, saatler süren bir sancıdan sonra, uzun bir solukta doğuvermiş hemen sonra da ebeler tarafından annesinin kucağına verilivermiş.  Başlamış ağlamaya... Zavallı annesi, ne yapacağını bilememiş kucağındaki bu ilk çocuğuyla; ne nasıl tutacağını biliyormuş bir bebeği; ne de neden ağladığını anlayabiliyormuş. Aslı ağladıkça annesi de ağlıyormuş; etraftakiler ikisini de susturamamışlar...  Aslı, annesinin anneliği öğrenme çocuğuymuş. Anne, onda öğrendiklerini diğer iki çocuğunda uyguladıkça annelikte ne kadar yol aldığını anlamış; bu ilerleme çevredeki kıdemli anneler tarafından da saygıyla takdir edilmiş.  Annelik, sahip olunan değil  sonradan öğrenilen bir bilgiymiş. Bu durumda, ilk çocuklar da öğrenme tahtası olurmuş malesef.. Aslıyla annesinin arasında bu nedenlerden biraz sitemkar, biraz yaralı ama pek bir kıymetli bir bağ varmış. Annesi Aslı’yı büyütürken, Aslı da annesini büyütmüş; onu “büyük bir anne yapmış”. Aslı, büyürken arada sırada annesinin onaylamadığı şeyler yapsa da; annesine asla tam olarak karşı çıkamamış;  annesi de bazen içi içini yese ve doğru olmadığına emin olsa bile kızının aldığı kararlara açıkca  karşı çıkmayı yakıştıramamış hiçbir zaman kendine. Anne kızın arasındaki ses tonu yükselir yükselir de bir yerde asılı kalakalırmış; daha yukarıya çıkmak ölümcül bir yasakmışcasına ikisi de susarlarmış. Sesleri daha fazla çıkamazmış, en ağır ceza gönül koymakmış..
Aslı’nın doğduğu şehirde binlerce yıldır yüzlerce medeniyet, peşpeşe ve bazen üstüste yaşayagelmiş; bu farklı kültürlerin, tüm sosyal, psikolojik ve felsefi  kalıntıları üstüste birike birike çok kalın bir “fosil_ geçmiş” oluşturmuş; doğal olarak bu toprakta yaşayanlara da bol miktarda kafa karışıklığı miras kalmış, karışık geçmişlerinden yadigar... Yadigar, kıymetli birşeymiş öyle kolayca atılamazmış; bir işe yaramasa hatta fazla yer kaplasa bile tutar götürürmüşsün gittiğin yere.. Kadınların yadigarları daha da fazlaymış bu topraklarda... Vitrinlerdeki anılı biblolar gibi omuzlarında da kendi geçmişlerinin yanısıra ananelerinin geçmişlerini de taşırlarmış... Sırtlarında bir dolu yadigarla yaşarlarmış; bu yüzden bu ülkede dimdik yürüyebilen az kadın varmış. Aslı da biraz kamburmuş.  
Kadınlık bilgisi denilen şey “hem ekmek, reçel gibi şeyleri yapabilmeyi, hem az şeyle çok şey elde etmeyi, hem de herşeyi  ve herkesi idare edebilmeyi”  kapsarmış. Bu çerçeve, o kadar genişmiş ki içine herşey sığabilirmiş.  Aslı, kendi payına düşen yadigarları uzun bir süre omzunda taşısa da bir süre sonra taşıyamaz hale gelmiş... İnsan hayatının “gençlik” olarak tanımlanan döneminde endişelere ve korkulara gark olmuş.  Hep bir becerememe hissi eşlik etmiş yaptıklarına; yapmak istediklerine.
Aslı, az gitmiş uz gitmiş ve hiç istemediği bir hayata varmış; durup ne istediğine vakit bulamadığı için de hayatında ne istediğini bir türlü bilemiyormuş; sadece “bu değil” diyebiliyormuş, yaşadığı hayata bakıp. Kafası karıştıkça karışmış, bir gemici düğümü olmuş soruları.. Hayatını değiştirmek için  küçüklü büyüklü çeşitli girişimlerde bulunmuş,  girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca ısrarcı da olamamış, biraz başaramayınca geri adım atılmalıymış bu gezegende, daha fazla kaybetmemek için. “Başarılı olmak, alkışlanmak, kazanmak” önemliymiş... Aslı’nın içi bunların hep tersini söylemiş oysa bunca yıldır; ama ailesi, arkadaşları, yöneticileri o kadar gürültü yapmışlar ki, o cılız ses ortaya çıkamamış çok uzun süre.
Birşeyden vaz geçmek kolaymış ama yorarmış insanı tekrar ettikçe bir süre sonra... Vazgeçmek yerine başlamamayı tercih edermiş birçok insan bu nedenle büyüdükçe.. Aslı da durmuş bir süre;  hiçbirşey yapmadan.  Tuhaf alışkanlıklar edinmiş durduğu zaman içinde, pek önemli bir faydası olmayan zararlı alışkanlıklar.....
Aslı’nın ayakları da huzursuzmuş içi gibi... O, uyurken ruhunda endişeler ve bastırdıkları ayaklanırmış ve ayakları hareket edermiş durmaksızın. Bu yüzden uykular rahatlatamazmış onu, aksine yorgun kalkarmış sabahları. Aslı, bir türlü bilemezmiş düğüm olmuş sorularının doğru cevaplarını, aldatılmaktan ödü patlarmış ve komik kararlarını yüksek sesle dile getirmekten çekinirmiş fazlasıyla;  herkesin kolayca üstesinden geldiği kadınlık rollerinde kötü bir oyunculuk sergilediğini dşünür ve bu yüzden kendi kendini  cezalandırırmış durup durup sözleriyle. Aslı, evlilik ve anneliği gözünde büyüttükçe büyütür ve altından kalkamayacağı başaramayacağı şeyler haline getirirmiş. Bu yüzden hep mesafeli kalırmış bu olasılıklara.. 



                                
Aslı, gölgelerin ışığa ağır geldiği bir akşam üstü, en sevdiği yer olan odasında, yatağın üzerinde uzanıp kitap  okurken uyuyakalmış..  Sıcak bir rüyanın kollarına düşmüş ... Mor bir gezegende uyanmış.. Kollarından tutup onu sürükleyerek bir yere götürüyormuş iki turuncu renkli yaratık... Filmlerden bildiği uzaylı formasyonuna uygun; kafasının tepesinde kulakları olan, saçları ve göz kapakları  olmayan turuncu renkli bu yaratıklar dışında etraftaki herşey mor floresan rengindeymiş... Aslı, yarı baygın olduğu için ağzını açıp tek kelime bile edemiyormuş. Sürüklenmesine rağmen parmaklarının ucunda uçuyor gibi hissediyormuş. Turuncu yaratıklar Aslı’yı bir masanın (ameliyat masası tabi ki) üzerine yatırmışlar, “az sonra uyuyacaksın Aslı” demişler bilmediği ama her nasılsa anladığı bir dilde.  Aslı, elinin üzerine serum gibi birşeyi enjekte ettiklerini görmüş son olarak, şeffaf parlak bir sıvı varmış ilaç olarak. Uyumamak için zorlasa da kendini, bunu başaramamış, göz kapakları yapışmış gibi sımsıkı kapanmış. Rüya içinde rüyaya düşmüş birkez daha ve bu sefer daha da derinine... Rüyasında bir ses duyuyormuş mor bir karanlığın içinden yumuşak bir sesle konuşan. Yine az önceki yaratıklar gibi bilmediği ama anladığı bir dilmiş konuşulan. “Aslı Arnoit Kioi’ye hoşgeldin.  Burası hafiflik gezegeni; herşey gerçek ağırlığındadır burada.. Biz, hiçbirşeye gerekenden daha fazla değer vermeyiz. Üzerimizde bize ait olmayan hiçbir kodlama yada ön bilgi barındırmayız. Sadece kendi hayatımızı yaşarız. Şuan damarlarına bir silici ilaç zerk ediyoruz, bu ilaç senin bir hafta boyunca tüm kodlarını silecek, toplumsal kodların olmaksızın bir hafta geçireceksin.. Bu deneye katıldığın için sana minnettarız. İlk olarak Arnoit Kioi bilim merkezinde uyanacaksın, yarı baygın halinden ikinci kez kendi odanda uyandığında sıyrılacaksın.. Sakın korkma!  
Aslı, sıçrayarak uyandı. İlk iş elinin üzerine baktı;  kırmızı  küçücük bir delik vardı elinde.. Arnaut Kioi’ye gitmiş miydi gerçekten? Yoksa bu kırmızı delik şimdi farkettiği başka birşey miydi? Emin olamadı ama kafası da karışmadı.. Yataktan kalkarken içini kemiren geçmişini ve ona atalarından miras kalan başkalarının geçmişlerini yatakta bıraktı. Aslı olarak kalktı yataktan. Suratında bir sırıtma hissi vardı, ağzı kulaklarına doğru uzuyor gibiydi.. Kucağından yere düşen kitabı yukarı komidininin üzerine kaldırdı. Güzel bir duş aldı, iyice ferahladı. Kısa şifon bir elbise giyerek sokağa attı kendini. Aslı, sevgilisini aradı yürürken, telefon açılır açılmaz;  “artık evlensek mi?” dedi.. Karşı taraftan şaşkınlık ve sevinçle karışık tuhaf sesler geldi. Sevgili şaşırdı duyduklarına ama Aslı emindi evlenmek istediğine, içini taradı hızlıca, en ufak bir şüphe yoktu. Aslı,|annesine karşı bir türlü sahip çıkamadığı ilişkisini en içinden gelen kelimelerle ifade ederek sahiplendi. Annesinin gönlü razı oldu bu ilişkiye, duyduklarına inanınca. Aslı, sevgilisini huzursuzluğuyla rahatsız etmekten vazgeçti, en mutlu ilişkisine böylece kavuşmuş oldu.
Aslı, yıllardır şikayet edip durduğu  işini kabullendi. Şikayet etmesinin bıçak gibi kesilmesine arkadaşları inanamadılar. Ama o fazlasıyla emindi yeni aslından. Aslı, hayallerindeki işe doğru ilerlediğini o zamana kadar da hayatını bu geçici işte geçireceğini biliyordu artık. Önündeki herşey netleşmişti bir anda. Korkuları ve korkaklığı yakasını bırakmıştı sonunda.
Yolda yürürken birden içinden şarkı söylemek geldi . Önce içinden söylediği şarkı yürüdükçe sesli hale gelmeye başladı. Aslı, şarkı söyleyerek yürümeyi alışkanlık haline getirdi. Geceleri rüyalar görmeye başladı, sabahları da hafiflemiş uyanmaya.  Hiç şüphe duymuyordu artık sevdiklerinden...
Bir hafta, bir  mevsim, bir yıl geçti ama Arnaut Kioi’de kaybettiği geçmiş ketleri Aslı'nın yoluna çıkmadı bir daha. Aslı erdi hafifliğine, geçmiş çekildi kör yuvasına...