16 Ağustos 2012 Perşembe

Hikayeci

Kum fırtınalarının yılın büyük bölümü için olağan sayıldığı; hiçbir kervanın mecbur kalmadıkça uğramadığı; çölün tam ortasında çölrengi evlerin olduğu bir köy varmış.. O kadar küçük o kadar sıradanmış ve o kadar önemsizmiş ki; bir adı yokmuş.. Hakkında konuşanlar  çölün ortasındaki köy dermiş. Nüfusu her nesilde giderek azalan bu köyün tamamen yok olmasına çok az kala bir tarihte;  tam da bir kum fırtınası çıkmışken ve bu yüzden herkes evine kapanmışken; bir misafir çıkagelmiş. Misafirin adı; Dera imiş.
Tüm köye hakim tek bir tepe varmış.. Dera,  o tepedeki küçük bir kulübede yaşamaya başlamış, ufak tefek bazı düzenlemeler yaptıktan sonra. Köylüler, fırtına dinip evlerinden çıktıklarında o evine çoktan yerleşmiş bile.... Dera, yiyecek birşeyler bulmak için köye inip  sokaklarda dolaşırken  annesini babasını kısa zaman önce hem de bir kaç hafta içinde arka arkaya kaybeden Zel’i görmüş.  Zel, kayıplarını yollarda ararmış o günden beri. Küçücük köyde bir aşağı bir yukarı yürür dururmuş, yorulduğu yerde yere çöker biraz uyur; sonra yarı aç yarı tok yürümeye koyulurmuş.  Kadın Zel’in yarasını görmüş, konuşmaya başladıklarında. İstersen demiş evim yeter ikimize; yürümeye devam et  istediğin gibi ama yorulunca benim tepedeki kulübeme gel. Zel, kadını erzak satan köylünün evine kadar bırakıp; gitmem gerekiyor diyerek ayrılmış yanından... “Biraz yürüyeyim ben..” Kadının köye niye geldiği, ağızdan ağıza katmerlenerek ve farklılaşarak yayılmış azıcık zamanda. İki gün içinde herkes kadının varlığını öğrenmiş çoktan.  Köyün kadınları toplanıp Dera’nın kulübesine gitmişler; hem hoşgeldin demek için hem de kim olduğunu anlamak için...
 Sohbet nasıl başlamış, nasıl derinleşmiş, neler anlatılmış kimse hatırlayamamış evine döndüğünde. Ve kimseye anlatamamışlar kadını sevdiklerini.. Dera,  “siyah feracesinin altında, upuzun boylu, dimdik yürüyen, sürmeli gözlü, sert hatları olan ama sert olmayan aksine güçlü bir çekime sahip, güven dolu bir ses tonuyla” hikayeler anlatmış köyün kadınlarına. Bir hikayenin sonu bir başkasının başı olurken; bazen de bir hikayede bahsettiği önemsiz bir kahraman bir başkasında başrolde oluyormuş. Kadınlardan biri böyle önemsiz bir kahramanın başrol olduğu utanmayla ilgili bir hikayede ağlamaya başlamış sarsılarak. Dera, sözüne devam etmiş hiç ara vermeden. Köylüler, kulübede misafirin anlattığı hikayeleri dinlerken binbir ruh haline bürünüp neredeyse akşamleyin çıkabilmişler evlerine gitmek üzere..

Dera, bir hikaye anlatıcısıymış yaşı ve adı olmayan...  Köy köy dolaşıp insanları etrafına toplar hikayeler anlatırmış günler ve geceler boyu... Güçlü fiziksel görüntüsünün aksine incecik zarif parmakları ve biçimli elleri varmış. Hikaye anlatırken elleri hep havada eşlik edermiş anlattıklarına. Gözlerinde çok yaşanmış bir mutluluk, derin bir bilgelikle ışıl ışıl bakışlar varmış. İnsan gözgöze geldiğinde ya gözünü kaçırmak istermiş hemen; ya da saatlerce bakmak.  İnsanlığa dair herşeyden sevgiyle bahsedermiş. Dinleyicilerini hiç zorlamazmış sessiz kalmaları için; çıt çıkmazmış o konuşurken.
Büyü gibi tılsım gibi bir bağ kurulurmuş aralarında. Hikayeleri dinleyenler başkasına anlatamazlarmış; anlatmaya çalıştıklarında unutuverirlermiş herşeyi.. Rüya gibi birden silinir gidermiş hikayeler... O hikaye anlattıkça fiziken de büyürmüş giderek devleşirmiş.... Sesinin titreşimleri ağırlaşır ağırlaşır gözle görülmeye başlarmış neredeyse...  Sesi ve gözleri iyileştirirmiş yalnız ya da huzursuz ruhları... Öfkeli olanlar sakinleşirmiş, umutsuzlar mutlanırmış onu dinlerken.... Elleri büyülermiş dinleyenleri.. elleri takip ederken zaman nasıl geçip gidermiş çölde. Sadece ellere  bakarak da anlaşılabilirmiş söyledikleri.
Dera, bir köyde  yaraları sarıp herkesle konuştuktan sonra öyle çok fazla kalmazmış... Çölü bir baştan bir başa gezmiş dolaşmış böyle dura-konuşa... Tüm bu yol boyunca anlattığı her hikaye de  birbirinden farklıymış üstelik.  Adsız köyün sakinleri, kadını dinlemeye yemeklerle içeceklerle gelirlermiş.. Saatlerce çoluk çocuk, genç-yaşlı, akıllı-deli, mülayim-huysuz dipdibe otururlar göz kırpmadan ve gık çıkarmadan büyülenmiş gibi onu dinlerlermiş... Hikayeleri dinledikçe küsler barışmaya başlamış, kavgalar azalmış, köylüler birbiriyle konuşmaya başlamış ve bir müzik çalmaya başlamış köyün üzerinde. Dera, bir sürü hayattan bahsedermiş hikayelerinde; köylüler merak edermiş  “bunları kendi yaşamış olabilir mi?” diye. Bu kadar hikaye yaşayan biri nasıl bu kadar hafif olabilir peki ? 
Herkes gelmiş gitmiş bir tek Zel gelmemiş uzun süre Dera’nın kulübesine. Neredeyse bir ay sonra bir gün yollarda yürürken insanların onun hakkında konuştuklarını duymuş kız. Efsane gibi birinden bahsediyormuş gibi abarttıkça abartıyorlarmış. Zel merakına engel olamamış tepeyi tırmanmış ve kulübeye gitmiş. O kapıyı çalmadan daha; Dera çıkıvermiş karşısına.. “Hoşgeldin” demiş “geç bir soluklan.” Huysuz ve üzgün Zel geçmiş oturmuş divana.. Dera, yemek koymuş, şerbet koymuş  yer sofrasına.  “Ben yemek yiyecektim , bana eşlik edersen çok sevinirim” demiş. “Olur” demiş sadece kız. Ama o kadar açmış ki hızlı hızlı yemiş bitirmiş herşeyi.  “Sen neden geldin buraya; buraya hiç kimse gelmedi yıllardır.. Herkes gidiyor buradan.. Annemle babam da gittiler hatta.”  Dera, “Ben de bir yerden gittim ve buraya geldim; burdan gidenler de bir yere vardılar. Dünya bu düzen üzerinde durur ayakta. Bir yere varmak ister herkes, günü gelince sen de gideceksin bir yere”  “Olabilir” demiş kız. “Herkes senden bahsediyor, köy çok değişti geldiğinden beri.. Geçen gün köyün delisinin bile akıllıca birşeyler söylediğini duymuşlar. Ben de merak ettim, ne yalan söyleyeyim... Ne anlatıyor ki bu kadar saatlerce dinliyorsunuz diye sordum bir arkadaşıma. Hiç birşey hatırlayamadı ve anlatamadı.” “Hiç hikaye duymadıkları için ilginç geliyorum onlara. Burada kalabilirsin Zel istediğin kadar, hikaye başlayınca dinlemek istemezsen gidersin, ben hiç önemsemem” demiş misafir.  Zel,  biraz utanmış, biraz sıkılmış ama kalkıp gidememiş kulübeden. Sessiz kalmış saatlerce divanın üzerinde sonra da uyuyakalmış. Kalktığında kuş gibi hafiflemiş ayakları.. Bir aydır yürümekten yorulmuş ayakları yenilenmiş kısacık uykuda. Dera, köylülerin gelmek üzere olduğunu söylemiş; istersen çık gez dolaş gece olunca gelirsin yine uyumaya demiş. Zel “yok” demiş  “dinlerim ben de hiç hikaye dinlemedim hayatımda.” Zel o akşam duyduklarından büyülenmiş, annesi saçlarını okşadığında hissettiği şeyi hissetmiş, içi ısınmış sanki.. Ne güzel şeymiş hikaye dinlemek.. Bu misafir nereden biliyormuş bu kadar şeyi.. Nerelere gitmiş, kimlerle tanışmış , neler yaşamış... Adını bile duymadığı ülkelerden bahsediyordu! Nasıl gitmiş ki oralara acaba, korkmamış mı hiç? Dera anlattıkça, Zel tılsımlanıyormuş; giderek derinleşen bir tılsıma kapılıyormuş. Ellerini farketmiş bir an. Sözler kadar etkileyici elleri takip ederken oyun oynar gibi sevinmiş. Bir bardak soğuk şerbet içmiş gibi olmuş.  Eller bazen yükseliyor, bazen alçalıyor, bazen yumruk oluyor, bazen kuş kanadı gibi yumuşacık açılıyormuş... Ellere kaptırınca kendini sesi ve sözleri duymaz olmuş. El hikayeyi kendi dilinde anlatıyormuş ve kulak yerine gözüyle dinliyormuş Zel onu.  
Gece olmuş ama kimsenin kalkmaya niyeti yokmuş misafir birden susana kadar. Sessizlik çığlık gibi apansız düşüverince kulübenin ortasına;  bittiğini anlamış herkes ve yavaş yavaş sessizce çekilip gitmişler kulübeden evlerine gitmek üzere.  Zel,  uyuyakalmış onlar giderken.
Günler, geceler ve bir mevsim geçmiş.  Zel, Dera’nın dizinin dibinden ayrılamamış. Çok konuşmuşlar, çok susmuşlar... Zel’in öfkesi, üzüntüsü ve yürüme isteği sakinleşmiş. Konuşmak kadar susmak da iyi gelmiş ve yürümek kadar durmak da. Dera, gövdesinde koca bir mıknatısla yaşıyormuş sanki herkesi çeken ve dinlendiren ...  Zel, ona hırçınca davrandıkça onun aynı sakinliği koruması Zel’i sakinleştirmiş. “sen insansın Zel, böyle deniz gibi dalgalanman çok doğal, neden kızayım bunun için” demiş.. Zel bir gün ” bana kızdınmı geldiğim ilk günler yaptıklarım yüzünden”  diye sorduğunda.  Denize kızılır mı hiç, ben deli miyim?
Güçlü bir kum fırtınasının olduğu bir sabah Dera, Zel’in yanağından öptü durup dururken.. “Ben gidiyorum; akşama doğru yola çıkacağım” dedi. “Sen burada kalırsın, büyüdün artık.” Ben ne yapacağım burada?  diye çok kısık bir sesle sordu kız; hiçbir hak talep edemeyeceğinin farkında olduğu için daha fazla birşey söylemedi... Yarı duyulur yarı içinden “ben de gelebilir miyim?” dedi sadece. Ben gidiyorum diye gitmemelisin Zel; gerçekten gitmek istediğinde gitmek istediğin yere gideceksin zaten. Sen burda kal ve hikayelere devam et.  Merak etme, herkes söylediklerini dinleyecek, onları mutlu et. Köyüne güzel bir ad koy.”
Daha da kısık bir sesle “ben hiç hikaye bilmiyorum ki” dedi Zel. Ne anlatacağımı onlara nereden bileyim  ben ? Ben hikaye ne demek onu bile bilmiyordum seni tanımadan önce”
Misafir, onun ağlamaya başlayacak titreyen sesini tanıdı ama söyleyeceklerinden de  vazgeçmedi  “Zel, herkesin anlatacağı bir hikaye vardır. Önce en iyi bildiğinden başla kendi hikayeni anlat onlara. Anlattıkça çoğalacak herşey hiç merak etme. Yürüyen kızın hikayesini anlat.”  
Göz gözü görmüyordu misafir köyden ayrılırken. O akşam gelenler Zel’i dinlediler; yürüyen kızın hikayesini.