24 Nisan 2012 Salı

Nokta Kadın


Kadın omzuna kondurulan bir öpücükle uyandı sabaha.... Son sekiz senedir omzuna kondurulan o  bildik ve sıcacık öpücükten güç alıp yatağın içinde hafifçe doğruldu. Ağzını kocaman açarak esnedi, gözleri kapalı... Yatağın yanında dikilen ve saatini arayan adama baktı  gözleri kısık. Kocası her sabah saatini arardı sabit bir yer belirlememişti; saatini koymak için.. İlk kez saçma buldu bu durumu.

Kocası, uzun boylu, yaşına göre düzgün vücutlu ve her zaman güzel kokan bir adamdı. 4 senedir evliydiler; onun öncesinde de üniversite boyunca birlikteydiler. Nerdeyse dokuz koca yıldır biraradaydılar ve neredeyse bir’diler. Aynı fakültede kardeş bölümlerde ortak dersler alarak çok birarada bir okul dönemi geçirmişlerdi.

Adam kadının ona baktığını farkedip her zamanki ifadeyle gülümsedi. “Sıcak, sevgi dolu, güven veren, tanıdık” gülümseme... “Günaydın canım” dedi.. Aceleyle giyindi kadının izleyen bakışlarının önünde;  kapıyı yavaşca çekip çıktı evden; işe geç kalmıştı..

Kadın o gün yapması gereken işleri geçirdi kafasından uyanırken. İkisi de kahvaltı etmezlerdi hafta içi. Hafta sonu kahvaltıları da seremonisiz alelade geçerdi...

Güneşli bir gündü. Koyu bordo – tafta perdelerin arkasından bile evi apaydınlık yapacak kadar güçlü bir ışık vardı dışarıda. Saate baktı kadın 7’yi beş geçiyordu galiba. Yatağın karşısında makyaj masasının üzerinde gri metalik, rakamsız bir saat vardı. Kadın gözlerini biraz daha kısarak görmeye çalışmıştı saatin kaçı gösterdiğini. Sekize kadar uyuyabilirdi. Üzerindeki battaniyeye iyice sarınıp gözlerini yumdu ve gece gördüğü düşü hatırladı birden. Gördüğü şeye düş yerine kabus demek daha doğru olabilirdi.

Kocasıyla birlikte bir kayıkla denizde geziyorlardı. Berrak, uçsuz bucaksız bir denizdi. Birden deniz yükseliyordu ve onları içine alıyordu.. Boğulduklarını görüyordu kadın. Çırpınarak, ses çıkaramadan dibe batıyorlar ve boğuluyorlardı. Dip kapkaranlıktı. Rüyayı hatırlarken bile ürpermişti. Uyuyamayacağını farketti. Kalkıp vişne rengi saten geceliğinin üzerine kahverengi-kısa saten sabahlığını giydi.

Salona geçti; camın karşısındaki turkuaz berjer koltuğa oturdu, ayaklarını koltuğa çok yakın olan sephanın üzerine uzattı; başını yasladı rahat bir şekilde. Manzarası’nı izledi. Boğazın doğurgan kadınsı manzarasını. 4 senedir hergün gördüğü karşı kıyıdaki yalılara baktı inceleyerek. Eksik ya da fazlasız aynı manzaraydı bu sabahki de ... Anten tepesi bu sabahta uzay üssü gibi görünüyordu ve Kuleli yine çok güzel bir bekçiydi... “Belki gelip geçen insanlar bile aynı” diye düşündü. Her sabah aynı amaçla aynı yollardan aynı yerlere varan aynı insanlar. İnsanlar, yığını ifade ediyordu kadın için uzun bir süredir. Kimselere yakınlık duymuyordu; birbaşına uzaylı gibi yaşıyordu yüzyıllardır.

Kalabalıklardan ürküyordu, ruhu tedirgin oluyordu ve kaçıyordu mutlaka. Çok tenha, seyreltilmiş bir hayat yaşıyorlardı kocasıyla beraber. Kocasına hala aşıktı, onunla ilgilenmekten onu mutlu etmekten ilk zamanlarki kadar zevk alıyordu.

Okul hayatları boyunca ikisi de çok fazla arkadaş edinmemişlerdi bilinçle. Uygun zamanlarda birarada olmayı, “bir” olmayı tercih etmişlerdi.  Kişisel azlıklarına yetmişti diğerinin varlığı. Birlikte olmaya başladıktan kısa bir süre sonra aynı evi paylaşmaya karar vermişlerdi. Kadın ayağını kırmıştı ve adam yardımcı olmak için evine getirmişti kadını. Yağmurda ıslanmasın diye sokaktan eve alınan kediler gibi bir saatte uyum sağlamıştı kadın adamın evine. İlişkilerini yoğunlaştıran dönem kırık-ayak dönemiydi. Kadın adamın insan halini görmüştü, adam da kadının kibirle sakladığı naifliğini. İkisi de vurulmuştu birbirine. İlk kez yüreklerinden vurgun yiyorlardı. Buldum hissi anlamlandırıyordu ikisinin de yavan buldukları hayatlarını. Yavan hayat istemiyorlardı artık.  İnsan saçma sapan şeyler yaşayıp giderken rahatlatıcı hayaller kurardı; onlar birbirlerinde bu hayalleri görmüştü. Sıkı sıkı yakalamışlardı birbirlerini. Hiç ağırlıklarını vermeden dayanıyorlardı birbirlerine. Hafiflik katıyorlardı sıkıntılarına... Gülüyorlardı saatlerce, yanyana kitap okuyorlardı sonra, tek başlarına yürüyüşler yapıp birbirlerine varıyorlardı yolların sonunda.... Geceleri seviyorlardı konuşmak için.... Ne çok anlatmışlardı birbirlerine içlerini... Hiç tedirginlik hissetmemişt ilk günden itibaren içini açarken kocasına. Coşkulu, dingin ve kesinlikle zarif bir buluşmaydı onların ki. Etraflarındaki çoğu insan sıkıcı bulurdu ikisinin bu bohem yalnızlıklarını..

Arkadaşlarından bazıları küçük sorularla ölçmeye ve küçümsemeye  çalışırdı onların ilişkilerinin renksizliğine dem vurarak.  Zehirli sorulardı bunlar? Kadının iyi bir okul okuduktan sonra çalışmamasını yadırgardı istisnasız tüm arkadaşları.  Kadın iş hayatının gereksiz sorunlarının insanları ne kadar mutsuz ettiğini biliyordu ve tercih etmeme hakkını kullanmıştı. Hayatta tek istediği şey mutlu olmaktı. Ve kadın kelimenin tam anlamıyla ve hiç iyimser olmayan bakış açısıyla bile mutluydu. Hayatındaki herşey istediği gibiydi. Telefon çaldı kadın bu birbirini doğuran düşünceler arasında dalıp gitmişken. Arayan kocasıydı. İş yoğunmuş, akşam için plan yapmış biraz geç de olsa kadın için bir sürprizi varmış; ve son olarak kadını seviyormuş. Telefonu kapatıp banyoya gitti kadın; musluğu açtı soğuk suyu bol bol yüzüne çarptı, uyanmaya çalıştı.  Kafasını kaldırıp aynaya baktı. Aynadan tam arkasında kapının yanına iliştirilmiş küçük kartpostalı gördü. Kayıklı kartpostal...



Kadın aynada gözlerinin içine baktı. Çok baktı, kendi içine girdi; rüyadaki gibi kapkaranlıktı içi. Banyoda rahatsız hissetti kendini ve refleks gibi salona geçti; salonun perdelerini kapattı sımsıkı.  Koltuğa uzandı.  Beyninin içinde bir hareket başladığını hissetti. Binlerce karıncanın içinde yürüdüğünü hissetti, büzüldü, küçüldü kadın koltuğun üzerinde. Yaşadığı şeyin kitaplarda cinnet anlarının başlangıcını hatırlattığını farkeder farketmez unuttu. Unutmazsa cinnet geçirmekten korktu. Yaşadığı en mutlu anları düşünerek iyileştirmeye çalıştı kendini. Düğünü geldi aklına, sade-pahalı-şık düğününü düşündü. Güzel gelinliğini hatırladı . Detaylı düğün hazırlıklarını düşündü sonra. Ve kocasıyla yaptıkları ilk tatilde saatlerce yüzüp yorgun bir şekilde kuma uzandıkları anı düşledi. Bu görüntülerin içindeki mutluluk çok kıymetliydi. Kadın kumsalda uzanırken tüm hücreleriyle mutlu olduğunu hissetmişti.  Bunları düşünmenin uyuşukluğu geçer geçmez kadın karıncaları farketti tekrar.  Binlerce karınca beyninin içinden iç organlarına doğru yürüyordu. Kadın nasıl çıkardığını anlayamadığı bir sesle ağlamaya başladı için için, hıçkırarak... Kocaman gözyaşları dökülüyordu gözlerinden. Hıçkırıyor, sarsılıyor ve giderek küçülüyordu. Küçücük bir noktaydı kadın.

Boğaziçinde her sabah aynı manzaraya uyanan “nokta kadın”. Nokta kadar belirgin, sabit mutlak, sınırlı bir hayattı sürdürdüğü. Nokta Kadın içini açmak istiyordu; vücudunda kesikler oluşturup karıncalara yol açmak istiyordu. Öldüğünü mezarda olduğunu ve karıncaların bedenini yediğini gördü kadın bir an. İnandı kadın bu görüntüye, fiziksel bir acı çekiyordu artık. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu; kendi sesini duyup yadırgıyordu bir taraftan da. Midesi bulandı, koşarak banyoya gitti yeniden. Klozete eğilip kusmaya başladı.. Ama içini boşaltamıyordu bir türlü.. Ne kadar kussa da boşaltamayacak gibiydi. Bütün karıncalar hala içindeydi.  Hiç karınca çıkmadı klozete.... içinde sistemsiz bir şekilde yürümeye devam ediyorlardı. Kadın belki yarım saat kadar daha öğürerek kusmaya zorladı kendini, içini öğüten yaratıklardan kurtulmak için, başarısızdı. Zorladı mide kaslarını son kez ama nafileydi. Bilincini çok az hissediyordu artık; bir göz izliyordu sanki kendini bedeni ve ruhu ayrı hareket ediyordu.

Göz konuşmuyordu, sessizce izliyordu kadını. Kafasını klozetten kaldırıp, aceleyle giysilerini çıkardı ve duşun altına girdi. Soğuk suyu açtı. Üşüyordu.... Ruhuna soğuk kompres iyi gelir diye bir hisle yaptı bunu. Ruhuna ilk yardım yapabilecek tek kişi kendiydi ve delirmek üzereydi. Duştan çıktı bornozuna sarındı, salona geçti, bacaklarını kırıp vücuduna doğru çekerek koltuğa oturdu. Kollarıyla bacaklarına sarıldı, başını dizlerine gömdü, ağlama krizi sesiz bir şekilde tekrar başladı. Ama bilinci artık bir iki kelime söylemeye başlamıştı. Bilinci,  sinir krizi geçirdiğini fısıldıyordu kulağına. Gözlerini açamıyordu, sımsıkı kapatmıştı.  Gözünün önünden bir sürü insan gelip geçiyordu. Uzun karanlık bir kordiorda ilerliyor gibiydi. Kocası, eski flörtleri, babası, arkadaşları. Bir köşede üvey annesi elinde aynayla dikiliyor ve rimel sürüyordu kirpiklerine, o ağlarken. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı üvey annesi hariç. Kadın, onaçok kötü bir şey yapmış gibi bakıyordu. Bu kalabalığın arasından geçip kurtulamıyordu. Kocasına uzanıp elini tutmak istedi, tutamadı. Sonunda koridor bitti ve zifiri karanlığa daldı kadın. Gördüğü kabus ne kadar sürdü hesaplayamadı. Ne kadar uyudu, nasıl uyuyabildi, hiçbirinin ayırdına varamıyordu. Zaman belirsizleşmişti sabahtan itibaren.

Koltukta büzülmüş uyurken yakaladı kendini. Vücudu tükenmek üzereydi gözlerini açtığında. Yaşadığı şeyi anlamaya çalışıyordu uyanırken. Gerçek olmayan bir hayat yaşadığını anladı birdenbire net bir şekilde ve inkara imkan bırakmaksızın. Kadının sahip olduğu hiçbirşey gerçek değildi. Çocukluk hayaliydi bu olup biten herşey. Ortaokuldan eve döndüğünde ona bir yetişkin gibi davranan üvey annesinin eve gelip karnını doyurmasını beklerken; aç bir çocuğun kurduğu hayallardi hepsi. Düşlediği şey sabah yanından kalkan adam gibi kokan-öpen bir adam, şuan delirmek üzere olduğu ev gibi bir ev, işsiz bir kadın modeli, dinginlik, ölen annesini unutmak...... O kadar istemişti ki gerçek olmasını herşeyin, elde etmişti teker teker.  Gerçeğe dayanamadı.... Uyuyup unutmak istedi, daldı tekrar.

Kocasının sesiyle uyandı karanlıktı ev. Kocası yüksek sesle uyandırmaya çalışıyordu kadını; çok uzaklardan sesleniyordu sanki. Başını kaldırd, zorlanarak gözlerini açtı iyice ve yalvarır gibi “Taşınalım burdan” dedi. Merakla izleyen kocasına iyice baktı ve “nolur gerçek olduğunu söyle sonra da taşınalım burdan”