17 Nisan 2012 Salı

Zaman Sihirbazı

                                     
Çocukluğu güzel anılardan oluşan mutlu biriyim ben. “Yaşananları hatırladığınız gibi şekillendiren zaman sihirbazını” ilk çocukken keşfetmiştim ben. İnsanlara başımdan geçenleri anlatırken abartıyordum, değiştiriyordum biraz ve bazen hiç olmayan şeyler ekleyerek anlatıyordum. Anlattığım şeyler hep çok eğlenceli yada çok dramatikti; hep “çoktu”. Konuşurken değişiyordu geçmiş zaman, üstelik konuşulanlar  hatırlanıyordu yıllar geçtikten sonra olanlar değil.. Geçmişin üzerinde böyle bir güce sahip olmak zevk veriyordu.... Olup biten yeterince renkli olmadığı zaman sihirbazı çağırırdım bir ıslık çalarak... Şifre:ıslık...
Okuldan eve dönüşlerim, küçükken tuvalete gittiğimde yaşadıklarım, rüyalarımda başıma gelenler en çok da annemler beni yalnız evde bıraktıklarında olanlar; bazen anlattıklarım beni bie şaşırtıyordu. Kaptırıyordum kendimi masalıma; canavarlar, yer altında yıllardır uyuyan prensesler, beni çocuğu sanan cüce adamlar, dev kadınlar, yılanlar, uzaylılar, yol kesen adamlar, beni kaçırmaya kalkan organ mafyası çalışanları, anlattıkça inanıyor inandıkça korkuyordum... Korkularım neyse ki yer edinmedi ruhumda, gelip geçtiler. Annem işin dozunu kaçırdığımda kızardı bana “yeter” derdi. Birine yeter demek ne büyük haksızlık halbu ki! Söylediklerinin yettiğini söylüyorsun ona; “sus” demekten bile öte bir kabalık olmalı bu tutum. “Yeter abartma” “Yeter, git uyu artık”.



Okula başladığımda arkadaşlarıma anlatmaya başlamıştım yaşadıklarımı, evimizi su bastığına inandırmak için ıslak elbiselerle gitmiştim okula bir keresinde; “kuru giysim kalmadı hiç deyip ağlamaya başlamıştım.” Zavallı arkadaşlarım da duygulanmışlardı, hep birlikte bir duygu seli, bir komedya, bir trajedi... Öğretmen sınıfa girdiğinde bütün sınıfı benim başımda görünce hemen yanımıza gelmişti, aynı şeyleri ona da anlatmıştım. Öğretmenim annemleri arayıp geçmiş olsun demek istediğinde gerçeği öğrenmişti. Annem gerçekleri hep olduğu gibi söyliverir, hiç süsleyemez... “banyo musluğu açık kalmış, ama allahtan kapının önü yeterince yüksekmiş, önemli bir şey yokmuş.” Öğretmenim nedense anneme inanmıştı. Bana şöyle demişti “Sen hayal gücü çok güçlü, farklı bi çocuksun ama insanları kandırmamalısın”, anneme benim halimi anlatmamıştı. “Bir insanı yaptığı bir suç yüzünden cezalandırmamak yapılacak en kötü cezadır.” kuralını öğretmenimden öğrenmiştim. O akşam düşündüklerimi çok iyi hatırlıyorum... “oyunlarım makul olmalı, yoksa bu hayat böyle ev-okul gitgel çekilmez ve bir daha böyle nutuklar dinlememeliyim”

O akşam hayallerimi kontrol etmeye karar verdim.  9 yaşından beri çok dikkat çekmeden hayal kuruyorum. Hayallerimle oynuyorum, hayallerime sığınıyorum. Annemler bir sürü oyuncak almışlardı bana. Bebeklerim kutularından bile çıkmadığı için azar işitirdim, bir çocuk zorla oyuncakları sevemez ki! Hiçbiriyle oynamamışım, onlar da almaktan vazgeçmişler bir süre sonra. Bebeklerden daha cazip oyuncaklar yapmışım kendi kendime hayallerimden...

Tam olarak tarihini hatırlayamadığım bazı sahneler var çocukluğuma ilişkin, kalabalık misafirler geldiğinde evin arka tarafındaki küçük odaya gider yatağa yatardım ve gözlerimi kapatıp hayal kurardım.... Annem bende bi tuhaflık olduğunu ilk ozaman farkettiğini söylemişti bana çok kötü kızdığı başka bi anda. Gözleri yuvalarından fırlıyordu “neden diğer çocuklar gibi değil benim kızım allahım” derken. Anneme bebeklerden korktuğumu 30 yaşımda şakayla karışık söylemiştim, anlamamıştı; zaten bu şakayla karışık söylemlerim yüzünden pek anlaşılamadığımı düşünüyorum genel olarak. Bebeklerin gözlerindeki ifadesiz-donuk-ürkütücü-sabit bakış yüzünden içine şeytan girdiğini düşünüyordum, özellikle plastik saçları ve gülümsemelerinden haz etmiyordum. Onları kutularından çıkarmayarak şeytan ve tüm kötü güçlerden koruyordum küçük bedenimi. Şeytan konulu filmler benim en korktuğum korku filmleridir hala daha. Bir keresinde, yine çocuğum; annemler pazar geceleri yayınlanan korku filmlerinden birini izliyorlar; filmin ilk sahnesinde içine şeytan giren kız görünüyor ekranda bembeyaz bir suratla, elinde meşale, gözler pörtlek pörtlek; koşarak kaçmış ve yatağıma zor atmıştım kendimi. Babam gelmişti arkamdan, yatağıma oturup bana şeytanın olmadığını anlatmıştı; senaristin hayal gücü demişti. Senariste saygıyla karışık bir kıskançlık duymuştum o zaman.

O yıllardan beri bana eşlik eden rüyalarım var bir de. Keşke hepsini hatırlayabilsem ve anlatabilsem dediğim. Uyandığımda tüm detaylarıyla hatırladığım ama tam anlatmaya başladığımda uçup gidiveren pembe pamuk şekerlerim. Benim anlattığım hikayelerden çok daha büyüleyici olan rüyalarım. Bu yüzden en sevdiğim eylem de, “uyumak” benim. Kabuslarım azdır. Ama fantastik film-vari rüyalarım bir sürü. Kapı tokmağında birbirine geçmiş – dönen iki kedi görmüştüm bir kere mesela; kedileri döndürerek açılan kapı yüzlerce metre yüksekliğinde içinde ağaçlar olan dev bir şatonun kapısıydı.
Bir keresinde de 1000 yaşında ama yaşlı olmayan bir kadınla tanışmıştım rüyamda; parayla arkadaş alıyordu kendine. Bazı rüyalarımda da rüya görüyorum; onun içinde de uyuyor ve yine rüya görüyorum böylece asıl rüyamda defalarca uyanabiliyorum...
Psikoanalizciler bu konuda neler anlatır bilemiyorum; onlarla paylaşmaya fırsatım olmadı. Fakat bunun yaşadığım bir gerçekle bence ilgisi yok. Üstelik o kadar eğlenceli ki uyanmak istemiyorum onlardan. Uyumak , yere paralel dinlenmek hayatımda en sevdiğim eylem. O yüzden canım sıkkınken de uyurum kaçmak için... Alice gibi başka bir boyutta gayet rahat yaşayabilirim kötü günlerimde. Bu dünyadaki herşeyi burda bırakarak giderim bazen; rafadan kafadanla kol kola ormanda hayvanlarla yarenlik ederiz. Giderken kimselere haber de vermem ve kimseyi de çağırmam benimle gelmesi için.