11 Nisan 2012 Çarşamba

BANA İYİ Bİ ŞEY OLDU...

Otuz milat diye duymuştuk herkesden yıllarca; öylemiş.. Benim için Otuz sonrası büyük bir denize dönüştü, kıyısı köşesi olmayan, birbirinden net sınırlarla ayrılmayan.. Küçük küçük adımlar birleşti de sanki bir denize aktı içimde...  İçimdeki denizi gördüm otuzumda.. Bütün arkadaşlarımdan, sevgililerimden, anılarımdan, sevinçlerimden küçük yer altı sularının akarak oluşturduğu bir iç deniz... İçinde balıklar yüzen, bazen kaçıp yüzebileceğim, üzerindeki küçük adacıklarda uzanabileceğim masmavi  bir iç deniz..
Milat ne demek? Devrim demek,  yenilik demek,  büyük müjdeler demek.... Ne acaba bu dönemin müjesi diye düşünüyordum ki yavaş yavaş göründü sislerin arasından gerçek... Milat, kafandaki duman azaldı demek, ruhunun bedeninin ayrı ayrı kıymetini bilmek demek, okuduklarını birleştirmek demek ve bildiklerini unutabilmek...  Büyüklerin dediği gibi üzüntülerim, kırgınlıklarım azaldı benim de.. Ekonomik  kullanmaya başladım hoyratlığımı kendime de başkalarına da.... Duygusal bir kalınlaşma değil bu azalmanın nedeni;  tam tersi arkadaşlarının kıymetini anlama farkındalığımdaki artış.  Eskisi gibi gözü kara olamıyor insan otuzundan sonra;  esip gürlemeden önce durup düşünüyor...  Değer mi değmez mi denklemini çözüyorsun yıkmadan önce köprüleri... Köprüler yüreğini parçalıyor yıkılırken; daha bir duygusal oluyorsun..  Ağlamakdan utanmazdım zaten hiçbir zaman ama şimdi nerdeyse gurur duyuyorum.. Utanma, ağlama, kendi kendini kör yapabilme bazen ne önemli erdemlermiş meğer.. Aman ben bunu da biliyorum diye ortalara atma kendini ne gereksiz ve yarışmak  ne yorucuymuş kendinle... Periyodik Ruhsal avarelik iyi gelirmiş  meğer ruh üşütmelerine... İç bükey yollar sonsuza gidermiş, dış bükeyler ise bitermiş bir yerde.. Ben sana dedim amalar ne lafi güzafmış...  İnsan önemli hissetmek için ne çok doldururmuş kendini meğer ve hiçbir işe de yaramazmış kendine yük edindikleri...  İnsan zaten önemliymiş.. Üzerimizde ne toz birikmiş, derin bir nefes alıp bütün gücümle üflediğimde gözgözü görmez olmuş... Aman aman bi hafiflemişim ki sormayın gitsin! Ben meğer kimlerin asırlık yüklerini sırtlamışım omzuma kendi duygularım sanıp, ne utançlara boğmuşum kendimi... Bu  ne haksızlık, ne ayrımcılık... Aynaya baktığımda göremez olmuşum kendimi, insanların beni gördüğü gibi görüyormuşum yıllardır beni... Meğer ben bir melez güzeliymişim de saklamışım kendimden bunca yıl... Duygusal peeling gibi birşey bu içimi tarıyorum, bir duygu görüyorum,  soruyorum kendime: bu ne duygusu? bu kime ait? Ben miyim bunu hisseden... O kadar çok çöp attım ki bu peelinglerde ruhum ışıldamaya başladı artık...
Sadece bir yıl önce benden on yaş büyük biri söylemişti “büyüdükçe yanlızlaşıyorsun bu kaçınılmaz ve dünyanın sonu değil aynı zamanda; çok normal” diye... “Olmaz olamaz” demiştim;  “benim hayatım için geçerli değil bunlar” ... Ve her büyük sesle söylenen laf gibi kaderin kucağında tepetaklak olup daha ciddi bir şekilde gerçekleşiverdi sözlerim.. Sözlerin önemini idrak ettim yine.. Söz ya da kelam, nasıl ifade edersen öyle olması herşeyin ama velakin yapmam, etmem dediklerini de her zaman yapman, etmen ve yaşaman zorunluluğu... Bana olmaz dediklerin, yaşadıklarının çoğu.. Yol gösterici fenerlerim benim tüm büyük arkadaşlarım..  Küçüklükten itibaren tesadüfen çıkıp karşıma bana kısa yolculuklar yaptırdılar geleceğime. Geleceğe giden trene bindirdiler... Dinginlikleriyle, yaşadıkları hikayelerle, gerçeğimin içine gerçekten yapılmış hayaller getirdiler... Anlattılar kalplerini açıp öğrendiklerini... Ve ben yirmi yaşına geldiğimde bu noktaya geldim, burayı yaşadım hissini yaşadım; dejavu gibi... Hiçbirşey farklı değildi anlatılanlardan... Hayat herkes tarafından farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda farklı isimlerde aynı özü anlatan bir oyundu... Oyuna kaptırdığında keyfi çıkıyordu alabildiğine.. Canın çok sıkkınken güneşe bakıp ıslık çalabildiğinde... Şehrin gürültüsünde bir arabadan çalan lorenna mckennit’i duyduğunda... Hayat aynı güzelliği sunuyordu farklı şekillerde..  En önemlisi sağlıklı olalım diye dilekler tutuyorum herkes için,  hayırlısı olsun bir de..
Bir büyük, yanlız ve çocukların sevmediği bir ihtiyar olmak istemiyorum demişti... Ben de..
Çocukları gelecek trenlerine bindiren onlara oyun oynamanın kendi oyununu yaratmanın keyfini hissettiren bir yaşlı olmak istiyorum.. Çocuklarla konuşabilmek istiyorum.. Hayvanların ve bitkilerin dilinden anlayabilmek...Kalbini açmaktan imtina etmemek.. Gözlerinin etrafı gülmekten kırış kırış, yüksek sesle kahkaha atıp dikkat çeken, boğazın kenarında simit çay keyfi yapan, hastalıklarından bahsetmeyen, herkesle herşeyle en çok da kendiyle dalgasını geçip nanik yapan bir yaşlı olacağım... Yaşlılığımı düşlüyorum bugünlerde..