11 Nisan 2012 Çarşamba

Ben Bir Domuz_Kelebeğim Uçmaya Çalışan

Gün ışığının sarsan, gözünün içine giren ellerine karşı koyamadı kadın. Gerine gerine yatağın içinde uzadı. Gözlerini açamıyordu bir türlü; yeni evinde ilk sabaha. Azar azar uyanırdı o; birden "günaydın" olamazdı hiç bir sabah. Sabahlar günün en nefretlik kısmıydı.

Yatağın içinde biraz daha uyuyabilmek için zorladı kendini; çok güneş vardı, uyunamazdı bu kadar güneşle. Ağzında kötü bir küf tadı vardı; bünyesine göre çok fazla içki ve sigara içtiğini hatırladı, başındaki zonklamayı farkedince. Akşam ölmüştü sanki de cesetti şimdi. Uyku dinlendirememişti onu; ne kadar uyusa yetmezdi zaten bu kadar sigara ve içkiden  sonra. Yere basar basmaz denge konusunda da sorunları olduğunu hissetti, yatağa oturdu; eliyle başını sıktı hızlı hızlı; geçmedi. Zonk zonk zonkluyordu başı. Beş on dakika daha yattı; biraz daha iyi hissedince kalktı, yatak odasının karşısındaki kapısı açık banyoya girdi; kapıyı kapattı. Önce, herşeyden önce dişlerini fırçalamalıydı; hatta hoş kokulu gargarasını da kullanmalıydı bu küf tadından kurtulabilmek için. İçerken herşey güzel de bu ertesi sabahlar olmasa! Dişlerini fırçaladı, gargarasını kullandı, yüzünü bol suyla yıkadı; ama dirilemedi bir türlü, yarı zombiydi hala. Saçlarını banyo dolabının üzerinde bulduğu bir tokayla topladı, şofbeni yakıp duşa girdi.

Sabahlara duyduğu nefrete çok yakın bir nefret duyuyordu suya karşı. Sadece deniz olmasını severdi suyun. Duş bir gereklilikten bir zevk haline dönüşemedi hiçbir zaman onun gözünde. Apar topar yapılan duşlar bile ne işkenceydi! Duş yaparken sarhoşluk sendromundan iyice sıyrıldığını hissetti. Duşakabinin kapısını açıp ıslak ayaklarıyla banyo fayansına basarak kapının arkasındaki bornozu aldı ve giydi. Evde tam olarak yerleştirilmiş tek yer banyoydu. Orada burada, üzerinde içinde ne olduğu yazan kağıtlar bulunan koliler duruyordu. Bir haftadır iş çıkışları buraya geliyor ve yavaş yavaş yerleşiyordu. Banyodan çıkıp yatak odasına girdi. Şirin pijamalarından birini giydi. Sarı kısa kollu bir üst ve gri bir şorttan oluşuyordu giydiği pijama; bir markanın çocuk koleksiyonuna aittiler. Alışveriş yaparken kadınsı çamaşırlar ve geceliklere yaklaşıp bakmazdı bile.









Pijamaları giyip boy aynasının karşısında kendisine bakarken "Belki bu yüzden bırakmıştır beni" diye geçirdi aklından; "Seksi olmadığım için". Oysa hiç şikayet etmemişti ki Cem bundan. O da severdi böyle gösterişsiz şirin pijamaları. Severdi, severdi... Sever miydi? Sevdiğini söylemiş miydi hiç? Zorladı kendini, hatırlamaya çalıştı; yüzüne nemlendiricisini sürerken. Hiç böyle memnuniyet belirten bir cümle hatırlayamadı. Gerçekten bu yüzden gitmiş olabilir miydi? Bir erkek, bir kadından az da olsa mutlaka seksi giyinmesini bekler miydi? Söylememiş olsa da bekler miydi? İlk terk edilişi bu pijamalar yüzünden mi olmuştu yani? Giderken başka şeyler söylemişti oysa "Seni seviyorum; ama bu ilişkinin beni körelttiğini düşünüyorum. Seni o kadar seviyorum ki bu benim başka şeyler yapmamı engelliyor; hiç yazamıyorum, daha doğrusu yazmak için çabalama isteğimi bile yitirdim ben". Aynen böyle dedi. Ezik, kısık ama kızgın bir sesle; kadının tam kalbine fırlatılan bu mermilerdi. Keşke sebep bu sarı pijamalar olsaydı, keşke! Çıkarır atardı tüm çocuk giysilerini, hep kırmızı iç çamaşırları giyerdi, saten gecelikler alırdı her renginden, makyajlı dolaşırdı yirmi dört saat; ama bunu istemiyordu Cem. O, bu sevgiden korkuyordu, bu sevginin kendini bitirdiğini söylüyordu. Vuruyordu her sözüyle; kadın ağlamasına engel olmaya çalışıyordu ama hıçkırıyordu sürekli. Cem vuruyordu, kadın hıçkırıyordu. Cem de kadın da susmuyordu. Ne çok öfkelenmişti Cem, ne çok düşünmüştü söylediklerini kim bilir! Kadın çaresizdi "Peki, seni artık bu kadar sevmeyeceğim" diyemezdi ki! Yapamazdı ki bunu; ikisi de yapamayacaklarını biliyorlardı az sevebilmeyi. Bu sevgi onları iyice öldürmeden ayrılmalıydılar. Cem bunu diyordu sesini yükselterek, başka çare olmadığını haykırıyordu kadına; vuruyordu kalbinden kadını; kadın hıçkırarak ağlıyordu. İnsan severken, sevdiği için, sevdiğinden öldüğü için sevgilisinden ayrılır mıydı hiç? Nemlendiriciyi yüzüne yedirirken bunları düşünüyordu; hep düşünüyordu zaten bir aydır. Tam bir ay çarpı yirmi dört saattir; yani yedi yüz yirmi saattir, bilmem kaç bin dakikadır. Hiç aramadı Cem, kadın da hiç aramadı. O da düşünüyor mudur acaba yedi yüz yirmi saattir? "Ne bileyim" dedi yüksek sesle ve müzik setini açtı; radyoda dışarıdaki güneşli güne uygun hareketli bir şarkıda durdurdu frekans ayarladığı düğmeyi; kendi de durdu, tekrar aynanın karşısına geçti. Aynanın arkasından bir ay öncesine  kadar önünde, sağ üst köşede duran fotoğrafı çıkardı. Baktı, baktı... Bir yıl baktı fotoğrafa; "Bir yıl" dedi "Bir yıl her şey yolunda gitmişken, hiç bir sorun yaşamamışken ilk kez birine hayatıma eşlik edecek erkek diye bakmışken niye gitti?" diye sordu fotoğrafa. Başının zonklamasını duşla halletmişti de bu kalp zonklamasını kırk hamama girse düzeltemeyeceğini, iyi edemeyeceğini düşündü. "Ah Cem" dedi ; içten, küskün, buruk dış sesiyle."Engel olamadım bu kadar sevmeye, seni bu hale sokmaya hakkım yok; seni öldürüp yok etmeye. Ben varoldum derken bu sevgiyle demek seni yok ettim." Güneşli güne ve radyodaki hareketli şarkılara hiç uygun düşmeyen ve giderek arabeskleşen duygu cümlelerine son verdi kafasında. Sarı ve gri pijamalı kadın odasından çıkıp salona gitti. Salon gecenin bütün ağırlığını taşıyordu hala. Ne kadar sigara içmişlerdi böyle! Hemen açmalıydı camı ardına kadar.

Şimdiye kadar oturduğu en güzel evin camıydı açtığı bu cam. Boğaz görünüyordu salondan. Yedinci kattı; en üst katı  apartmanın. İki yatak odası bir salonu vardı evin. Boğaz manzarasını köprü kesiyordu orta yerinden. "Ne güzel"dedi. "Ne güzel sonunda böyle bir evde oturmak".  Biraz olsun iyi gelmişti bu evi bulmak; Cem'in onu terk ettiği evde kalmak istememişti. O gecenin kötü hatırasını da öncesindeki güzel hatıraları da unutmak istiyordu. Beklemediği bir acıydı bu ve çok sarsmıştı onu. Cem  onu, o da evi terk etmişti; arkadaşlarında kalmıştı bir süre. Orada burada, dağınık bir kafayla dağınık bir hayat yaşamıştı bir ay. Sonunda ev aramış ve şansı  yaver gidip burayı bulmuştu. Verdiği paraya değmişti. Küçük, şirin ve rahatlatıcıydı bu ev; üstüne üstlük arka taraftaki yatak odasından küçük bir terasa çıkılıyordu. Yıllardır istediği, hayal ettiği evdi. Terasında çiçek yetiştirmeliydi; bir sürü çiçek; açan açmayan, küçük büyük. Çiçek iyi gelirdi ona. Kötü olduğunda çiçek beslerdi, düzelince arkadaşlarına dağıtırdı  yetiştirdiği çiçekleri. Onun depresif dönemlerinin küçük delilleri arkadaşlarının evlerini süslerdi sessizce.  Zaman  geçmezdi  yoksa. "Bir  sürü çiçek almalıyım" dedi; "Hepsinin farklı bakım kuralları olan bir sürü çiçek; çiçek Cemsizliğe iyi gelir belki! "

Köprünün kestiği boğaza bakan büyük salon camının önüne sallanan, ikinci el, kahverengi sandalyeyi koymuştu. Bu manzara için yapılmıştı sanki sandalye. Mavi deniz, gri köprü, kahverengi sandalye.... Orda oturup saatlerce kitap okuyacağını daha onu oraya koyarken düşünmüştü. Saatlerce kitap okunabilirdi bu manzarayla. Anti-depresandı sanki manzara; terapiydi o sandalyede sallanmak. Bu manzaranın karşısında sallanarak kitap okumak düzeltecekti onu; biliyordu bunu. Eskicide gördüğü an vurulmuştu ona; cebinde ne kadar para varsa çıkartıp saymıştı hemen; yetmiyordu parası almaya sandalyeyi.; korktu başkası alır diye, yalvardı eskiciye indirim yapsın da alabilsin diye; yalvardı adeta. Eskici iyi biriydi; anladı ne kadar istediğini kadının sandalyeyi ve verdi cebindeki paraya. Kadın çok sevindi ; sandalyeyi alıp atladı taksiye eve getirdi. Cem evdeydi; taksi parasını o  vermişti. Cem de çok sevmişti sandalyeyi; ondan yola çıkarak bir öykü yazmıştı;  çok da güzel bir öyküydü üstelik. Cem bitmemişti demek ki hala sandalye eve geldiği zaman. Cem ne zaman bitmeye başlamıştı acaba; o biliyor muydu bitiş tarihini. Cem saatlerce otururdu sandalyede; oturur onu izlerdi.Kadına bakardı sürekli, nedensiz bir şekilde, huzur dolu. Huzuru bulduğunu söylerdi kadına, kadında. Kadın da bulmuştu huzuru Cem'de. Dingin bir deniz gibiydiler; hiç fırtına çıkmayan dingin bir deniz. Hiç fırtına çıkmayan dingin bir deniz vardı dünya coğrafyasında ve adı Ölü Deniz'di. Cem de ölmüştü kendi denizlerinde, Ölü Deniz gibi fırtınasız bir denizde ölüvermişti; yok ölmemişti de öleceğini hissedip kaçmıştı;  fırtınaya açık denizlere. Okyanus balığı olmak istemişti; Ölü Deniz balığı değil! " Okyanusa açılabildi mi acaba bir ayda? Varabildi mi fırtınaya açık okyanusa?"

Salondan çıkıp mutfağa girdi .Güzel mutfak, yeni mutfak... Ocağa çay için su koydu. Balkon kapısını açtı; ev güneş dolsun diye. Her yer güneş olsun istedi; temizlensin, ferahlasın ev; dün geceki dertli konuşmalar gitsin evden istedi; açtı ardına kadar. Bayat ekmeği dilimleyip üzerine rendelenmiş kaşar ve baharat koydu, yüz seksen derecede ısıtılmış fırına attı. Mutfaktaki masaya kahvaltılıkları çıkardı. Mutfak eşyalarının da çoğunu yerleştirmişti. Eski anılı tabak,  çanak  yeni , anısız dolaplara konmuştu. Mutfakları severdi kadın. Yemek yapmak kendi kendine öğrendiği ve geliştirdiği terapi yöntemlerinden biriydi.

Karnı iyice acıktı, tüm bunları yaparken. Bir saattir ayaktaydı ama ne çok şey yapmıştı,  ne çok şey düşünmüştü. Yavaş yavaş arkadaki yatak odasına gitti. Kapıyı açtı usulca. Burak uyuyordu hala. Burak onun son dönemlerdeki en yakın arkadaşıydı. Kadına hep iyi gelirdi Burak. Kadın şikayet ederken hayatıyla ilgili bir şey hakkında Burak küçümseyici bir tavırla konuşurdu. Kadın bu tavırdan rahatsız olmaz  aksine kendi de küçümserdi sorununu. Mutluluktu Burak;  mutluydu Burak. Herkes gibi üzülürdü elbet ama neşesini asla yitirmezdi . Üzüntüsüne rağmen severdi hayatı, nefes almayı. Kadın onunla buluşacağı zaman özen gösterirdi. Kendini çok saldığı bir dönem neredeyse Burak'ı kaybediyordu. Burak her zaman ciddiyetle neşeli biri olmaya çalışırdı, kadere bırakmazdı  kendini. Kadın da kendini bırakmamalıydı ona göre. Belki korkmuştu kadının o bitik halinden kendi de etkilenir; ciddi neşesini yitirir diye. Kadın insanın onun yanında kendini mahvedemeyeceğini anladı ve toparlandı; bir daha hiç dağılmadı. Cem'in gidişiyle ilgili bile yüzeysel konuştu. Dün akşam ilk kez konuşulmuştu o konu iyiden iyiye. Burak bu kadar çok sevmemişti hiç kimseyi. Biri vardı; yıllar öncesinde çok sevdiği ama taze değildi hisleri. Toparlayamıyordu deneyimlediği şeylerden çıkardığı dersi. Onu yıllar önce yıkan ilişkinin bir sonucuydu belki Burak'ın ciddi neşeli hali. Hayata disiplinle bağlanmazsa neler olabileceğini idrak etmişti de dillendiremiyordu sadece. İnsan bu kadar acı çekip de unutabilir mi? Kadın da unutur mu yani tüm bunları? Burak unuttu mu gerçekten ?  Yoksa sadece konuşursam gerçek olur eski acılar korkusu mu? Burak'ın kalbine de Cem'in kadına attığı kurşunlardan saplanmış mıdır bir zamanlar? Kurşun yarası hiç unutulur mu?

Kadın arkadaşını yüksek ve detone bir sesle şarkı söyleyerek uyandırdı. Burak susması için yalvarıyordu kadına ama başarılı olamıyordu. Kadın ciyak ciyak şarkı söylüyordu. Burak sabahlayan herkesin saatlerce kurtulamadığı mahmurlukla birlikte banyoya gitti. Kadın mutfağa gidip fırını kapattı ama soğumasınlar diye çıkarmadı ekmekleri. Odasına gitti; radyoyu kapatıp cd çalara Vivaldi koydu ve sesini yükseltti; ev Vivaldi dolsun diye...Burak mutfağa geldiğinde hala kendinde değildi. "Ya ne kadar uyuz bir kadınsın sen. Dün akşam Cem diye başımı şişirdin; sabahında bağırarak şarkı söylüyorsun. Bazen insana tedavi edilmen gerektiğini düşündürüyorsun. Hassas mısın, nahif misin , domuz gibi misin anlamıyor insan." "Domuz gibi görünen bir kelebeğim ben Burakçığım, sen aldanma domuza yani; gerçi kelebeklerin ömrü kısa olur biliyorsun. Kelebeğim ölünce tam bir domuz olurum bakarsın!"

İki birbirini bilen dost kahvaltılarını ettiler; kahvelerini alıp salona geçtiler. Kahveleri bitince kadın sallanan sandalyeye geçti, manzarayı izlemeye başladı. Burak kadının arkasına geçip omuzlarına masaj yaptı. Mavi deniz, gri köprü manzarasının karşısındaki iki arkadaş hiçbir şey söylemeden dakikalar geçti. Sessizliği Burak'ın cümlesi öldürdü "Umarım bu manzara dengeni tekrar bulmana yardımcı olur". Ve saçından öptü, arkadaşı Bayan Domuz-Kelebek'in...